Eskişehir’de bir köyün ahalisi, elbirliği ile köyde yaşayan üç Kürt vatandaşı köyden sürmüştü. Konya’da bir inşaat işçisi kaza sonucu ölmüş, kasabanın cami imamı bu Kürdün cenaze namazını kıldırmayacağını belirtmişti. İstanbul’da, otobüste telefonla Kürtçe konuştuğu için yolcular tarafından bir Kürt genci linç edilmek istenmişti. Afyon’da, Karabük’te Kürtlere yönelik saldırılar hala devam ediyor. “Toplum” dediğimiz bunlar değil mi?
Bu saldırıları “ortalama vatandaş”lar, ortak bir ruh hali içinde ve ortak eylemlerle geliştiriyor. Babalar, oğullar, bakkal, berber, kahveci ve şoför hep birlikte Kürt mahallesini kuşatmaya gidiyorlar. Kadınlar, ellerinde bayraklarla evlerinin pencerelerinden “erkeklerine” desteklerini sunuyor.
Çünkü yıllar yılı bu toplum böyle eğitildi. Anaokulundan ilkokula, liseden üniversiteye, camiden kışlaya, kahvehaneden derneğe, siyasi partilerinden basına kadar, Türk millliyetçiliği Kürt düşmanlığı eşliğinde öğretildi.
Bu sürecin gelişebilmesi için öncelikle Türk toplumunun zihniyet değişimi yaşaması gerekir. İçinde bulunduğumuz an itibarı ile Kürt toplumu ve Türk toplumu aynı düzeyde ve aynı konumda değildir. Mesela Kürdistan’da Türkçe konuştu diye kimse linç edilemez. Kürdistan’daki köylerde Türk bir aile herhangi bir köyden sürgün edilemez. Kürt kadınları ellerinde bayraklarla Türk ailelerin evlerine yönelik saldırıları desteklemez. Toplum buna şiddetle karşı çıkar. Bu ilkelliğe ve sapkınlığa mutlaka engel olur. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi çıkışından günümüze, yaşanan haksızlıkların kaynağının toplumlar değil; egemen iktidarlar ve devlet olduğunu ısrarla anlattı. Toplumu bu çerçevede eğitti ve kirli savaşa rağmen toplumun vicdanına, ahlakına ve doğasına zarar gelmemesi için büyük bir çaba sarfetti.
Bu durum gerçek bir demokrasi için de kalıcı bir barış için de büyük avantaj sağlıyor. Taraflardan biri, bilinci, iradesi ve inisiyatifi ile bu sürecin zaten aktif öznesi konumunda. Ama diğer taraf için aynı şeyleri söylemek çok zor. Bu açılmış makası öncelikle akil insanların görmüş olması ve kompleksiz bir şekilde kabul etmeleri gerekir ki toplumu da hazırlayabilsinler.
“Savaş istemiyoruz, silahlar sussun, analar ağlamasın” demek sorunun çözümünü istemek anlamına gelmiyor. Savaşın sona ermesi, eşit ve özgür koşullarda birlikte yaşamak için anayasanın, yasaların değişmesi de yetmez. Öncelikle toplumun esaslı bir zihniyet değişimi yaşaması gerekir.
AKP Hükümeti ve bu sürece destek verenler, aşınan ve büyük bir tahribata uğrayan vicdan ve ahlak değerlerini yeniden canlandırmadan, toplumu eski zihniyet kalıplarında tutarak kalıcı bir barış sağlayamaz. Önce toplum değişmeli.
Akil İnsanlar gezdikleri yerlerde Türkiye halkına, “Kürtler de bir halktır, onların da kendilerine ait kimlikleri, dilleri ve kültürleri vardır. Onların da kendi kendilerini yönetme hakları vardır. Bu hakka saygılı olmak zorundayız” dedikleri ve alkışlandıkları an, sorun da büyük oranda çözüm yoluna girmiş olacak.
***
İki hafta önce “küçük adamlar” diye bir yazı yazmıştık. Amma da alıngan ve çokmuşlar! “Hayatın yenilmişleri, dünyanın bütün umutsuzları ve palavracılar birleşiniz!” diyeceğiz ama, onların örgüt ve örgütlenme hastalığından müzdarip olduklarını biliyoruz. “Devletten aşağısı kurtarmaz” diyor kimi, kimi bayrak dikecek burç arıyor. Kimi sığındığı kapitalizmin kapısından gerillaya nasihat ediyor, “teslimiyet”ten söz ediyor. Kendi fukaralığından bihaber, “devrim” diyor “sosyalizm” diyor.
Vakitleri bol, sorumlulukları yok, yazdıkça yazmışlar. Bir, iki, üç, dört… diye sıralayarak. Bizim o kadar çok zamanımız yok. Onun için sadece bir: Toplumlar, hayatı yenilgiler ve başarısızlıklar tarihi olan, konuştukları ve yazdıkları ile pratikleri birbirine ters lafazanları ciddiye almaz. Bir de devrimcilik, istediğiniz durakta, istediğiniz zaman inip bineceğiniz şehir içi otobüs yolculuğu değildir. İman gerek. Yani sizde olmayan…