“Cumhuriyet" rejimi, diktatöryal buyurganlığın karşıtıdır. Uğrunda savaşlar verilmiş, başkaldırılar örgütlenmiş, hayatlar feda edilmiş, eşitliğin evrensel değerler bütünüdür. Demokrasi ise kısaca, hak ile özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. İnsani değerlerin dokunulmazlığı…

Osmanlı imparatorluğunun kalıntılar toplamı olan “Türk" toplumunun tamamına yakın büyük çoğunluğu için, Cumhuriyet, yakıcı yasak nedeniyle duyulmamış bir kavramdı. Demokrasi de ne işe yaradığı bilinmeyen bir gavur icadıydı.  

İki kavram için de hiç bir çaba harcanmamış, emek tüketilmemişti. Tepeden inmeydi ikisi de.

Önce, ne olduğunu bilmedikleri Cumhuriyet adını duyduklarında tedirgin oldular. “Çok yaşa Padişahım"dan, “yaşasın şefimiz"e geçiş olduğunu anlayınca rahatladılar.

Özellikle Kürtler, kimsenin ne işe yaradığını bilmediği demokrasi sözüyle “hof" oldular, paniğe kapıldılar. Çünkü, övgülerle kapıdan giren Cumhuriyet, Kürdistan’da, yangınlar şorultusu, kırım ve kan sesiydi. 2015 Temmuzunda, dincilerin şahı Recep’in ağzından dökülen, bir daha tekrarlanan naralanma ile Kürdistan’da “taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakmamak”tı.  

Türkleri için de alan Cumhuriyet, darağacı gölgeleri, polis, jandarma dayağıyla aşağılanma, işkence, mahpusluktu.

Demokrasi, Cumhuriyetin atağı olduğuna göre, yeni ölümler, yangınlar geliyordu. Sonra, “seçim sandığı" olduğunu görünce, rahatladılar. Seçilmek için meydanlara çıkanlar, kalabalıklara “sevgili yurttaş, beni seç, ben de özgürlüğe ek olarak, sana ekmek, su vereyim” diyordu.

Demokrasinin ilk meyvası DP, bu şirinlikleri dağıta dağıta gelmişti. Sonra, “Türk tipi demokrasinin diktatör seçimi“ olduğunu kanıtlayarak ilerlemiş, bunun üzerine “kahrol düşman” diyen askerler tarafından devrilmişti.

Ama ilk deneyim, “Türk tipi demokrasi"nin, diktatör seçmekten ibaret olduğu anlayışını yerleştirmişti. Ondan sonrakiler, insani sıcaklıklar, tatlı vaadler dağıta dağıta geliyor, ardından, kendisine oy vermeyen, yandaş olmayan yurttaşlarıyla savaşan diktatörlüğe dönüşüyordu.

Türk tipi demokrasi, hal ve bu sefil kılık içinde yuvarlanıp düşe, kalka dünden günümüze geldi: Seçilmiş diktatörlerin gülünç panayırı....

Muskacılık, üfürükçülük yapan, cami avlularında ayakkabı çalıp, cami yaptırmak sadaka toplama adı altında dolandırıcılığa çıkanlar, “Türk tipi demokrasi" kulvarına dalmışlardı. Hırsızlar, gaspçılar, talancı ve haraççı küçük mafya çeteleri, dolandırıcılığın tepelerinde cennet tahsis edip, şehitlik payesi armağan ediyorlardı.

Bu arada sivil, savunmasız Kürdistan yanıyordu, bunların kibritlemesiyle. Diri diri yakarak ruh söndürüp, kurşunlayarak can alıyor, enkaz yığını haline getirdikleri Kürt şehirlerini, parça parça kamyonlara yükleyip dağ eteklerine dökülüyorlardı.

Türk halkının en az yarısı, sefil iktidarın mutlu insanlarıydı.

Dinci iktidar, bu süre içinde, dış borç miktarını 127 milyar dolardan 400 milyara çıkarmıştı. Her bebek, sırtında milyon dolar borçla doğuyordu. 400 milyar dolar borca karşılık geride, sadece iki köprü, bir-iki yol, Çamlıcada cami, Türklere üç-beş alış-veriş merkezi ve yanmış yıkılmış Kürdistan duruyordu. Bir de Binlali’nin, sınırı bilinmeyen emlak imparatorluğu ile Burak Erdoğan gemileri ve babalarının sarayları…

Bunların dışında, 400 milyarın nereye uçtuğunu bilen yoktu.  Kimler arasında bölüşüldüğünü de…

Çaldıklarıyla yakalananlar, din mazlum ile mağduru ilan ediliyordu.

Mağduriyetten dünyanın en komik isyanı doğdu. Saf değiştirmelerle kendilerine yenilince, AKP’liler ve dost kuvvet IŞİD’liler, demokrasi fedaileri olarak sokağa çıkıp kesilecek adam aradılar. Gırtlak kesip, tekmeler, sopalarla insan ezdiler.

Kayıp 23 milyon liranın hesabını verememiş, milyonluk arabaya kurulu gezen Diyanet İşleri Başkanı, emrindeki din memuru imamlar, ölüm sokaklarında ilahiler, salalarla kışkırtıcılık yapıyorlardı. Katlettikleri insanların cenazelerini de afaroz ediyorlardı.

Polis devletti. İmamlar da icazetçileriydi. Devlet, tarihte ilk defa araziye, üstünde “vatan haini mezarlığı" yazılı tabela asıyor, şehirler IŞİD-AKP karmasının ortak sloganlarıyla uğuldanıyordu.

Uğuldananlar, gece karanlığında Kürtler, Alevilerin semtlerine saldırıyor, saldırtılıyor, “Türkiye partisiyiz" diye diye dilinde tüy biten HDP binalarını ateşe veriyorlardı.

Televizyonlar, işten atılıp ekmeğine el konuş Kürtlere, DİSK, KESK üyelerine ilişkin toplu rakamları yayımlıyordu.

Asker ve polisten sonra Türk adaleti de, Erdoğan’ın sarayına bağlanmıştı. IŞİD dininin sloganları arasında ocaklar söndürülüyor, yazarlar, gazeteciler, bilim adamları cezaevlerine dolduruluyordu.

Türk devleti kanununsuzlar ülkesi, demokrasisinin günümüzde geldiği aşama, vardığı durak da buydu…