Türk devleti Kürdistan'ı yakıp yıkıyor, her gün gençler, çocuklar, yaşlılar katlediliyor; insanlar tutuklanıyor. Kürdistan tam bir işgal altında. Görüntülerdeki polis ve askerin tam da işgal gücü gibi hareket ettikleri görülmektedir. Hiçbir polis ve asker kendi ülkesinin şehrine, kasabasına, mahallesine ve insanlarına böyle davranmaz. Hatta işgalciler bile böyle davranmaz. İşgal orduları bir yere girdiğinde Türk ordusu ve polisi gibi öfkeyle hareket etmez. Sadece orada başka bir devletin varlığının olup olmadığına bakar. Türk ordusu evlere, sokaklara, mahallelere tamamen bana boyun eğeceksiniz diyor. Bu uygulamalardan bir daha açığa çıkmıştır ki, kültürel soykırımcı sömürgeci ulus-devlet anlayışı farklı bir şey oluyor. Bunu en iyi Türkiye'nin uygulamalarından görüyoruz. Zaten dünyada kültürel soykırımcı sömürgecilik anlayışı uygulayan başka bir devlet de kalmamış. İran Türkiye'ye benziyor ama orada da inkarcılık resmi olarak bu düzeyde değil. Örneğin İran'da Kürdistan eyaleti var, Kürdistan caddeleri ve mahalleleri var; hem de Tahran’da! Ama Türkiye'de hala Kürdistan sözcüğü yasak. Televizyonlarda birisi Kürdistan sözcüğü kullanınca onu hemen susturuyorlar. Ya da televizyonlarda programlara gelip katılanlara Kürdistan demeyeceksiniz, Doğu ve Güneydoğu diyeceksiniz deniyor. 

Aslında işgalciler açık olmasa da işgalci olduğunu kabul eder, yabancı olduğunu kabul eder. Egemenlik savaşı yürüttüğünü kabul eder. Türkiye'de ise her yer benim deniyor. Ama benim dediği yerin insanına hiçbir yabancının yaklaşmadığı gibi yaklaşıyor. İsrail’in Filistin’e saldırı örneği verilir ama orada İsrail Arapların varlığını da kabul ediyor; kendi kendilerini yönetmesini de. Kürdistan'da ise halk "Ben kendimi yöneteceğim" dediğinde dünyada görülmemiş biçimde saldırıya maruz kalıyor. 

Şu anda dünyada farklı bir halk, kimlik olup da kendi kendini yönetmeyen bir topluluk yok. Hele Kürtler gibi en az 20 milyon nüfusu olan bir halkın öz yönetiminin, özerk yönetiminin olmaması düşünülemez bile. Avrupa’da ulus-devlet uygulamasının ilk hakim olduğu yer sayılan Fransa’da bile farklı kimliklerin yaşadığı yerlerin özerkliği var. Rusya’da yaşayan farklı kimliklerin tümünün özerkliği var. Türkiye'nin hep gündemde tuttuğu Uygur Bölgesi de Çin’de özerk yönetime sahiptir. Dünyanın her yerinde böyledir. Sadece Türkiye'de, bir de İran’da Kürtlerin kendi kendini yönetmesi kabul edilmiyor. Zaten Türkiye'de Türk milleti dışında başka millet yok deniliyor. İran, Kürtlerin farklılığını kabul ediyor, Kürdistan'ı kabul ediyor, ama merkeziyetçi yönetimi bırakmıyor. Çünkü her iki ülke de demokratik değil. 


Türk devlet sistemi Kürt düşmanlığı üzerine kuruldu 

Türk devleti demokratik özerkliği bölücülük olarak görüyor. Dünyada ise bölünmenin önüne geçmek için özerklikler kabul ediliyor. Çünkü birliği demokratik özerklik sağlıyor. Günümüzde demokratik özerklik, demokratik birlik olmanın, bir arada yaşamanın sembolü ve kanıtıdır. Devletin tekliği bile özerklikle korunuyor. Zaten özerklikler olmazsa şu anda dünyada 150 olan devlet sayısı 300 olur. Devlet sayılarının azalması, giderek özerklik ve federasyonların sayısının artmasıyla gerçekleşecektir. 

Dünyadaki tüm imparatorluklar özerklik temelinde kurulmuştur. Tarihte de özerklik niteliği olmayan tek bir imparatorluk bulunmaz. Bunlar demokratik özerklikler değildir; oradaki halkın değil, yerel otoritelerin, yerel egemenlerin kontrolünde bir özerk yapılanma vardır. Ancak tüm imparatorluklar bu yerel özerkliği tanıyarak büyük devlet olma özelliklerini korumuşlardır. Yoksa egemenliklerini kabul ettirip istikrarı sağlayarak birliklerini koruyamazlardı. Şimdi ise birlikler demokratik özerklikle sağlanıyor. Yerellerin demokrasisini tanımadan artık hiçbir devlet birliğini koruyamaz. 

Ulus-devlet dönemi; tarih, insanlık ve halklar açısından arızi, hastalıklı bir dönemdir. O dönem insanlığa acı çektirdi. Şimdi bu ulus-devlet aşılmıştır. Üniter kalınsa da ulus-devlet terk ediliyor. Üniterlikle ulusal devlet kavramları aynı şeyler değildir. Üniterde sistemin benzerliği vardır ama bu sistem de yerelden farklı etnik ve dinsel kimliklerle yürütülebilir. Kuşkusuz demokratikleşmenin olduğu yerde klasik üniterlik kalmaz. Çünkü yereller etkili olur ve kendi yerellerinde merkezden ayrı bir siyasal, sosyal ve kültürel yaşam yaratır. Yani devlet birliği olsa da özerk bölgeler farklılığını birçok biçimde gösterir. 

Ulus-devletle üniterliği de ayırmak lazım. Eğer üniterlik devlet birliği ve tekliğiyse, ulusal devlet olmadan da bu devlet birliği korunabilir. Ancak Türkiye gerçeğinde bu olmaz. Çünkü Türkiye'de ulusal devletle üniterlik tam özdeşleşmiştir. Öte yandan yerel hiçbir otoriteyi ve öz yönetimi kabul etmez. Örneğin Almanya gibi Federal ama üniter olan bir sistemi kabul etmez. Çünkü Türk devleti Kürt’ü yok etmek istiyor, Kürt’ün siyasal güç olmasını istemiyor. Kendi diliyle, kültürüyle eğitim, sağlık vb. bir yaşam kurmasını istemiyor. Bu açıdan Türk devlet sistemi Kürt düşmanlığı üzerine kurulmuş hastalıklı bir siyasi rejimdir. Kürt’ten söz etmeye başlamış olsalar da hala Kürt’ü ortadan kaldırmaktan vazgeçmemişlerdir.

Bu nedenle Kürdistan'da işgalcilikten öte gerici ve vahşi bir zihniyet ve uygulama vardır. Kürt insan yerine konulmuyor. Onlar için işbirlikçi Kürt vardır; iradeli Kürt yoktur. Aslında 1980’de Diyarbakır zindanındaki zihniyet ve uygulamalar hiç değişmemiştir. Haklarını isteyen ve direnen Kürt’e aynı yaklaşım sürmektedir. Tabii ki boyun eğen Kürt’e kimse karışmaz. Niye karışsın ki! Şimdi Cizre, Şırnak, Nusaybin, Gever, Silopi, Silvan, Varto, Sur, Özalp ve diğer yerlerdeki uygulamanın Diyarbakır zindanındaki uygulamalardan farklı olduğunu kim söyleyebilir? Orada da Türk devletinin irade tanımama ve teslimiyet dayatan politikasına direnen Kürt’e saldırılmıştı, şimdi de aynı saldırı yapılıyor. 


Yüzyıllık zulümün tekrarı 

Şu andaki Türk devlet saldırısını tüm Kürtlerin irdelemesi ve değerlendirmesi gerekir. İstedikleri kadar "Biz halka değil, teröristlere karşıyız" desinler, her şey gözler önündedir. 1990’lı yıllarda da aynı teranelerle halka saldırılıyordu. Zaten halka saldırılarına bir gerekçe bulmaları gerekiyor. Dersim 38’de de gerekçe aynıydı, şimdi de. Bu zihniyet en açık biçimde Diyarbakır zindanında görülmüştür. 

Diyarbakır zindanında şöyle işkence vardı, böyle işkence vardı demek ve gözyaşı dökmek hiçbir anlam ifade etmiyor. Bu işkenceler neden yapıldı, onu görmek ve ona karşı çıkmak bir anlam taşır. Bu açıdan 1980 yılında işkence yapanlar da şimdikiler de aynı gerekçelere sarılıyorlar. Bugün AKP hükümeti Diyarbakır zindanındaki gerekçeyle Kürt halkına saldırıyor; hem de dünyanın gözü önünde. Zaten iki ay içinde Diyarbakır zindanında yaşamını yitirenlerden iki üç kat daha fazla sivil katledilmiştir. Diyarbakır zindanında PKK militanlarına işkence yapılırken, şehitler PKK Önder kadroları ve militanlarıyken, AKP şu anda sivilleri katlediyor. Gerilla ve asker ölümleri bir sonucu olmaları nedeniyle ayrı bir değerlendirme konusudur ama sivillere yaklaşım ayrı bir konudur. 

Kürt halkı AKP hükümetinin politikalarını yüz yıllık politikaların aynısı olarak görmezse yanılır. Aynıdır, hatta 21. yüzyılda hiç kabul edilmeyecek bir durumdur. 20. yüzyılda o dönemin koşulları ve siyasi durumundan da cesaret alınıyordu. Faşizmin yükseldiği bir çağda, 20. yüzyılda bu saldırıları yapmak farklıdır, şimdi farklı. Şimdi yaptıkları açıkça insanlık dışı olarak görüldüğü halde yapılıyor. Pervasızca yapılıyor. Bu açıdan Tayyip Erdoğan ve ekibi Kürtler için daha tehlikelidir. 


Türk'ün gücünde insanlık yoktur 

Türk devleti şu anda tam işgalcidir. Hem de hiçbir işgalcide görülmeyecek kadar yabancı ve düşman. Kürt halkı "Ayrı bir devlet kurmayacağım ama mahalleme, sokağıma, evime karışma, müdahale etme; benim kendi işlerimi kendim yapmama karışma" diyor. Vay bunu diyen sen misin! Hele Kürtler bunu nasıl der? Çullanıyor ha çullanıyor! Şimdi kendileri hayal dünyasında Rum, Yunan, Ermeni, Bulgar, Sırp düşmanlığını kurguluyor ve bunu filmlerinde canlandırıyorlar. Aslında o filmlerde canlandırdıkları kendileridir. Şimdi Kürdistan'da yapılanların filmi çekilse, o Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp ve diğer halklar için çizdikleri tablonun yüz katı kendilerinin durumunu ortaya koyar. Çünkü "Türk’ün gücü"nü gösteriyorlar. Her yerde yapılan uygulamalar "Türk’ün gücü"nü gösteren uygulamalar. 

"Türk’ün gücü"nü en iyi de Kürtler biliyor. Türk'ün gücünün ne olduğunu en iyi Kürtler yaşayarak öğrenmiştir. Aslında "Türk’ün gücü"nü tüm Ortadoğu ve dünya biliyor. Ünleri Moğolları geçmiştir. "Türk'ün gücü" işkence demek, zulüm demek, katliam demek, soykırım demek, tecavüz demek, yakıp yıkmak demek ve tüm bunlardan zevk almak ve övünmek demek! Türk’ün gücünde din, iman, vicdan, adalet, ahlak duygusu ve insanlık yoktur; var yok boyun eğdirme vardır. Özellikle karşısındakini biraz güçsüz gördü mü en acımasız hale gelme vardır. İşkence yapmaktan, zulümden zevk alma vardır. Ama karşısında biraz güç gördüğünde de yaltaklanma vardır. Son dönemlerde ABD ve Avrupa’ya yine yaltaklanmaya başlamışlardır. 


Zalimlere Kürt'ün örgütlü gücü gösterilmeli 

Türk devleti Kürtlerle arasında hiçbir tarihi, kültürel, askeri ve vicdani bağ bırakmıyor. Daha doğrusu bunları düşünmüyor. Kürtlerle ilişkisini zor ve boyun eğdirme temelinde yürütmek istiyor. Son dönemlerde yapılan da budur. Aslında bugün Kürt’e nasıl baktığını ortaya koymuştur. Sadece Cizre, Nusaybin, Silvan, Gever, Silopi, Varto ve diğer Kürdistan şehirlerinde ortaya koymadı, tüm Türkiye'nin her yerinde HDP binalarına ve vekillerine saldırarak gözler önüne sermişlerdir. Kürt giysisi giydi diye bir Kürt'ü Muğla’da linç edip sonra da Atatürk büstünü öptürmeleri, bir Kürt gencini Kürtçe konuştu diye bıçaklayarak katletmeleri Kürt’e yaklaşımlarını ortaya koyuyor. Bugün Kürt’ün örgütlü gücü ve direnişi olmazsa Kürtlere neler yapmazlar ki!

Türk devleti tam bir işgalci konumdadır. Bu karakterini de tüm çıplaklığıyla gizlemeden göstermektedir. Kürtler bu durumu çok iyi bilmektedirler. Eğer bu duruma daha güçlü bir karşılık vermezlerse her Kürt’e reva görülen 2 aydır yaptıkları olacaktır. Kürtçe konuştuğu için öldürülecektir. Diyarbakır zindanında olduğu gibi Türkçe konuş, çok konuş diyeceklerdir. Kim ki Kürtlük değerine sahip çıkarsa onu doğduğuna pişman ettireceklerdir. Bu açıdan hiç kimse bu yapılanlara sıradan bakmamalı, gelip geçici görmemelidir. Ayranı kabaran şovenizmin Kürt’ü ezme harekatı başlatılmıştır. Türkeş 1980 yılında askeri darbeden sonra "Biz zindandayız fikrimiz iktidarda" diyordu. Şimdi de MHP çizgisi iktidardadır. Zaten bu çizgiyi temsil ettiği için Başbuğ’un oğlu AKP'ye geçmiştir. 

Bu durum karşısında halkların gücü; Kürtlerin örgütlü, fedai gücü bu zalimlere gösterilmelidir.