Tarihsel süreçleri içinde kendilerini Türkmen obalarının elit kesimi olarak görenler, savaş yoluyla girdikleri bölgelerde İslamiyeti, yayılmacı politikaları için hep kullanmışlardır. Esas itibariyle bu elit kesim için, mühim olan İslamiyet değil, kendilerinin yaşamsal sürekliliği ve hanedanlıklarının devamıdır. Orta Asya steplerinden aşağıya doğru, Mezopotamya cennetine geldiklerinde; en çok da İslamiyete yürekten inanmış Kürtler üzerinde egemenliklerini sağlama, biçimlendirme ve sürdürme pozisyonuna girmişlerdir. Siyasal konjonktüre göre gerektiğinde Kürtlere, “İslami motifli kardeş masalları” anlatırlarken, gerektiginde İslami söylemden sıryılıp, “Türkçülüğün eseasları” temelinde Kürtlere en acımasız yüzlerini göstermişlerdir. 

Bu ceberrut siyasi duruşları, Batıni Alevi akımları için de aynen sözkonusudur. Tarih sayfaları bu türden verilerle doludur. Afgan-Fars kırması olduğu sanılan Selçuklu hanedanlığı, arkasına aldığı Türkmen obalarıyla 1000’li yıllardan beri, İslamiyeti kullanarak Abbasi halifeleriyle birlikte, bölgenin siyasi iklimini değiştirmiştir. Bu süreç; Osmanlılara, Jön Türklere, Cumhurriyet‘e ve günümüze kadar süregelmiştir. Mesela; Selçuklular ilk kez bölgeye geldiklerinde, Büveyhioğulları (Büveyhiler), Güney-Batı İran ve Irak-Bağdat merkezli bir Büveyhi Kürt devleti (932/1062) kurmuşlardı. Büveyhi; İran Kürdistan‘ında (Zagroslarda) yerleşik Deylemi aşiretlerinden olan Bavê, Bovêyi, Buvi Şuça’nın oğullarının, Abbasilere karşı kurup geliştirdikleri bir Kürt devletinin adıdır. Yani Büvyhiler, Büveyhioğulları (Babanınoğulları) adıyla ünlenmiş bu Kürt devletinin hanedanları, bölgedeki hakimiyetiyle birlikte, Bağdat’taki Abbasi halifelerini birer kuklaya çevrilmişti. Büvyhilerin zoruyla, sürekli halife değişikliği yaşayan Abbasi hanedanlığının, halk üzerinde hiçbir hükmü kalmamış ve sadece birer figür niteliğini taşımaktaydılar. 

Bu sürecin en son halifesi olan Kaim Bimirellah (991-1031), acz içine düşmüş, sonunda dayanamayıp, Fırat kıyısındaki Hadisetü Ane Kalesi hakimi olan yeğeni Muhariş’in yanında tutsak hayatı yaşamıştı. Bu durum karşısında Kaim Bimirellah; Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey‘den (990-1063) yardım dilenmiş ve 1055 yılında, Türk ordusuyla Bağdat’a giren Tuğrul Bey, zahiren Şii Büveyhil Kürt devletinin, 130 yıllık saltanatına kısmen de olsa son vermişti. Fakat Büveyhi ailesinden Besasirî emirliği halen devam etmekteydi. Besasirî 1058 yılında, Tuğrul Bey’in Bağdad’da bulunmadığı bir dönemde tekrar Bağdat’ı işgal edip, sembolik halife Kaim Bimirellah’ı, Fırat kıyısındaki Hadisetü Âne Kalesi’ne hapsetmişti. Tabi ki Abbasi halifesinin imdadına yine Tuğrul Bey yetişecek, Kürt klanlarını kılıçtan geçirecek ve halife ailesinden bir kızla evlenerek, İslam halifeliğinin sarayına girecek, halifeliğe ortak olacaktı. Artık İslami değerler, Türk elit hanedanlarının elinde bir kalkan olarak yeniden şekillenecekti. 16. yüzyılda Yavuz Şah İsmail kapışmasında da yine Yavuz; İslami söylemlerle çıkarttığı katliam fetvalarıyla, devşirme Yeniçeri ocağının askerleri başta olmak üzere, Şeyhül İslam Mevlevi ve Bektaşi şeyhlerini yanına alarak Şah İsmail’i altetmişti.

Yine 1918’de M. Kemal’in ilk çıkışı; İngiliz ve müttefik ordularının karşısında tehlikeye giren Osmanlı’daki İslam halifeliğini sözde korumak içindi. Bu vesileyle başta Kürt şeyhlerine, mirlerine, kanaat önderlerine yazdığı mektuplarda bu vurguya temas etmiştir. Bundan dolayıdır ki; Kürt kanaat önderleri; M. Kemal’in sözde emperyalistlerin karşısındaki bu duruşuna, “İslamiyet için” destek vermişlerdir. Sonuç; Cumhurriyet kurulmuş ve ilk darbeyi alan, bu sürece destek veren yine Kürt kanaat önerleri, aileleri ve Kürt halkı olmuştu. Zira Cumhurriyet paradigmasında mühim olan “İslamiyet” değil, asıl olan “Türkçülük” şuuruydu. Yavuz’un ve M. Kemal’in İslamiyeti kalkan olarak kullandıkları bu çizgisi, bütün Cumhurriyet’in yönetim kadrolarına sirayet etmiştir. Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Özal ve en son olarak da Erdoğan; Türkiye halkları ve Kürtler üzerinde İslamiyeti, “Türk milliyetciliğinin bekâsı” için hep kullanmışlardır. 

Özellikle Yavuz’un ve M. Kemal’in son versiyonu olan R.T. Erdoğan, İslami ögeleri kullanarak, Kürt ve Alevi kardeşlerine(!) Yunus’un o temel felsefesini anlatan “yaratılanı severim, yaradandan ötürü” sözüyle yaklaşmış, son 13 yıldan beri ülkeyi yönetmiştir. Bugüne kadar verdiği hiçbir sözü tutmadığı için, özellikle de 7 Haziran’da Kürtler’den yediği şamarla, kendisinde hiç olmayan İslami değerlerden iyice uzaklaşıp, Türkçü-ırkçı iklimine girmiştir. Bakınız Erdoğan ve benzerleri için 1400 yıl önce Kur’an-ı Kerim’de neler yazılmış: “Allah kibirlenenleri sevmez!” (Nahl: 70/23). “Allah saldrıganları sevmez!” (Bakara: 92/190). “Allah zalimleri sevmez!” (Al-i imrân: 94/57, 140; Şûra: 62/40). Hiçbir dinde, karnında cenin olan bir kadının, havadan bombalanması iyi karşılanmaz! Hiçbir din, hakka yürümüş birini (cenaze), sahiplerinden alıkoymaz! Bu türden verileri çoğaltmak elbette mümkün. Lakin bu tür zalimliklere, hiçbir din cevaz vermez! Ama ırkçılık, hele hele Türk milliyetçileri; inandıkları Allahın kelamını bile Türkçülük için görmezden gelebilirler! Medeni anayasayı askıya aldıkları gibi, Kur’an-ı Kerim’i de askıya alabilirler, almaktadırlar! Bunlar asla iflah olmazlar!