ABD ve Türkiye arasında gerilim her geçen gün artıyor. 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerin gölgelediği gerilim, seçim sonrası gerçek gündem olmaya, ekonomi ve siyaseti doğrudan etkilemeye aday. Washington-Ankara arasındaki “yoğun” diplomasi trafiği, gerilimin boyutları açısından dikkat çekici. Görünürde birbirinden farklı, ancak iç içe geçen ve birbirlerine bağlı gerilim alanları sayılmayacak kadar çok.

Washington ve Ankara, aralarındaki bu gerilim alanlarına çıkarlar ve öncelikler açısından farklı yaklaşımlar ortaya koyuyorlar. Gündem sıralamaları ve zihinsel/ideolojik bakışları iki “müttefik” arasında olması gereken “uyumun” çok ötesinde, neredeyse “hasım” ülkeler düzeyinde. ABD, başta Suriye meselesi olmak üzere, özelde Rusya-Türkiye ilişkileri ve Rusya’dan satın alınan S-400 füze sistemleri olmak üzere, Türkiye ile yaşadığı “krizleri” çözmek için yoğun bir diplomasi trafiği ve “baskı” uyguluyor. Türkiye ise Suriye meselesinde Kürtlerin kazanımlarını “beka” sorununa dönüştürerek, olası “Güvenli Bölgenin” denetimini talep ediyor, S-400’lerden vazgeçmeyeceğini ilan ediyor, FETÖ üyelerinin “iadesini” gündeme getiriyor. Karşılıklı her “anlaşmazlık” yeni komplikasyonlara yol açıyor, yeni “sorun” alanlarının ortaya çıkmasını tetikliyor.

Hafta içinde Ankara’ya gelen ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ile ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmerm muhatapları ile görüşmeleri sürdürürken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Palladino’nun basın brifinginde söyledikleri, iki ülke arasındaki gerilimin seçim sonrası başka alanlara da sıçrayacağının ipuçlarını veriyor. Palladino Türkiye’nin S-400’ler konusunda açıkça uyarıldığını söyleyerek yeni krizlerin boyutlarını da ortaya koyuyor.

Palladino basın brifinginde ABD’nin yaklaşımının şu sözlerle dile getiriyor; “Türkiye’yi, Rusya’dan S-400 satın alması durumunda F-35 programına katılımının yeniden değerlendirilmesine neden olacağı ve gelecekteki diğer potansiyel silah transferini riske sokacağı konusunda açıkça uyardık. Ayrıca, Amerika Düşmanlarına Yaptırımlarla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında S-400 alımına dahil olan devlet veya özel tüm kurum ve kişilerin potansiyel yaptırımlara maruz kalabileceğini de ifade ettik.” Palladino’nun bu değerlendirmesi sanırım yeni “yaptırımların” yolda olduğunun da mesajını içeriyor.

Nitekim yeni bir gelişme, yaptırımların fazla beklemeyeceğinin işaretini veriyor. ABD Başkanı Donald Trump geçtiğimiz günlerde Kongreye bir mektup göndererek Türkiye’nin “Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi Programı’ndan” (GTS) çıkarılmasını talep etti. Gelişmekte olan ülkelerin, özellikle sanayi mallarının, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelere ithalatının “gümrük vergilerinden muafiyetini” sağlayan bu programdan Türkiye’nin çıkarılması zaten kırılgan olan ve krizle boğuşan Türkiye ekonomisini olumsuz etkilerinin olacağı aşikar. Trump’ın Kongreye yazdığı mektupta,  “Türkiye’nin ekonomik olarak yeterince gelişmiş olması” gerekçe olarak ileri sürülmüş olsa da bu yolda olan yeni “yaptırımların” ilk dolaylı habercisi olabilir. Normal koşullarda “Türkiye’nin ekonomik olarak yeterince gelişmiş olması” gerekçesi bir iltifat ve öğünme vesilesi olabilirdi ancak bu koşullarda ve ilişkiler bu denli “gerginken” böyle bir değerlendirme gerçekçi olmaz.

Ankara’nın başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinin S-400 konusundaki tepkileri dikkate almaması, batılı müttefikleri ile yeni sorunlar ve krizler yaratacağı kaçınılmaz. Türkiye’nin “bağımsız bir savunma ve dış politika” sürdürme hayali, günümüz dünyasında pek olası görünmüyor. Nitekim “Milli Muharip Uçak” projesi ile kendi “savaş uçağını” yapmak isteyen Türkiye’nin bu amacına kolayca ulaşamayacağı gazetelerde “küçük” bir haber olarak yer alan İngiliz firmasının açıklamasından anlayabiliriz. “Milli Muharip Uçak” için savaş uçağı motoru geliştirme çalışmalarını “daralttığını” duyurdu. Bu gelişmeler, kuşkusuz bir birinden bağımsız değil.

Ankara S-400’ler konusunda, “Kusura bakmayın, biz bu anlaşmaları yaptık, bitti bu iş.” dedikten sonra Washington’un yanıtı gecikmiyor; “Washington, Rus yapımı sistemleri kullanan müttefiklerle çalışmamalı…”

ABD-Türkiye ilişkilerinde 31 Mart yerel seçimlerinden sonra “sıcak” bir yaz bekliyor. Türkiye bu yaz, ABD’den yeni nesil F-35 savaş uçaklarının ilk “teslimatının” yapılacağını beklerken, ardından Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini “teslim” almayı bekliyor.

Bakalım Ankara bu iki farklı kriz alanını çözme mahareti gösterecek mi?

Hiç sanmam.

Birinin diğerine “kayıpsız” tercih edileceği bir durum söz konusu değil. Ankara’nın vereceği “tavizler”, kaçınılmaz olarak ülkenin geleceğine “ipotek” koyacak, yeni krizlere zemin hazırlayacaktır.