Mehmet YÜKSEL
Lider olmanın en temel özelliklerinden birinin gündem belirleme” olduğunu belirten Erdoğan, gerçekten de ülkenin tüm gündemini işgal etmiş durumda. Her söylediği, neredeyse tek ses çıkan medyanın köpürtmeleriyle temel gündem oluveriyor. Ardından da muhalif-yandaş herkes onun çizdiği sınırlarda konuşuyor da konuşuyor. Düşünelim, bir ülkenin çalışan kafalarının sınırını, ülkeyi bu hale getirmiş birinin kafa yapısı belirlesin. Vay, o ülkenin haline!
Herhalde terslik de buradan kaynaklanıyor. Bu kadar profesörün, bilim insanının, aydının, gazetecinin her gün aralıksız konuştuğu, ülke sorunlarının nasıl çözüleceğine ilişkin kafa yorduğu bir ülkenin hali neden böyle? Bu kadar insanın tartışma biçimini, konuyu ele alışını Erdoğan belirleyince ortaya böyle çok konuşan ama konuştukça daha fazla batan bir ülke gerçekliği çıkıyor, herhalde. Gerçekten de ülkenin hali hal değil! Daha nereye kadar böyle götürecekleri de pek belli değil.
İstikrarlı yaşamanın en asgari koşulu olan demokraside Erdoğan-Bahçeli ikilisinin yönettiği Türkiye’nin nereye doğru yuvarlandığını kestirmek zor. Demokrasi ve insan hakları alanında Türkiye çok sorunlu olan tarihinin en dip noktasında seyrediyor. Demokrasinin işlemediği bir ülkede huzur, güven, gelişme olsaydı, zaten Türkiye bunu yüz yıllık tarihinde başarmış olurdu. Tüm bunlar TC’nin demokrasiye uygun kurulmamasından ve demokrasiye duyarlı hale gelmemesinden oluyor.
Erdoğan-Bahçeli ikilisinin paramparça ettiği toplumun nasıl istismara açık ve travmatik bir hale geldiğini görmeyen yok. Her oluşta olduğu gibi toplum da varoluşsal olarak bütünlüklüdür. Toplum gerçekleşmesinde BİR’de ÇOKLUK vardır. Erdoğan-Bahçeli ikilisi toplumun bu doğasıyla oynayarak, özellikle de dini ve ulusal unsurları istismar ederek toplumu onarılamaz düzeyde parçaladılar. Birbirine düşman bir toplumsal gerçeklik yarattılar. Önü alınmazsa aynı etnik kökenden olanlar da dahil, Türkiye toplumunun bir arada yaşaması mümkün olamayacak.
Anadolu gibi dünyanın en güzel, zengin coğrafyasındaki Türkiye, dünyanın en zengin dilencisi haline gelmiş durumda. Güya Türkiye’yi dünyanın en zengin ülkelerinden biri haline getireceklerdi. Türkiye’yi değil ama kendilerini, akrabalarını, yandaşlarını en zenginlerden yaptıkları açık. Yaşanan ve daha da derinleşeceği açık olan ekonomik krizle sadece ruhsal bütünlüğünü yitirmiş insan ve toplum üretilir. Tuhaf hareketleriyle kendisine çokbilmiş bir hava veren Ekonomi Bakanı’nın tüm süslemelerine ve iktidarın tüm yalan, yanlış haberlere, algı operasyonlarına karşın ekonomi önü alınamaz bir şekilde uçurumdan yuvarlanmakta.
Meşhur “Sıfır sorunlu” dış politika, Kürtler kefeni yırtan hamleleri yapınca herkesle sorunlu hale gelmiş durumda. Denilebilir ki, Türk dış politikası neredeyse tamamen Kürt soykırımını başarmaya odaklı yürütülüyor. Herkesten Kürt soykırımında rol alması istenmekte, buna gelmeyenlere tepki gösterilmekte, gelmelerini sağlamak için de taviz üzerine taviz verilmekte. Türkiye’nin zayıf karnını çok iyi tespit etmiş olan istismarcı devletler de bu devletten alıyorlar da alıyorlar. Sadece Suriye ve Rojava eksenli yaşananlara bakıldığında, Türkiye’nin dış politikada nasıl bir girdabın içine düştüğü yeterince anlaşılır.
“Her Türk asker doğar” sloganı ile motive ettiklerinden oluşturduğu ordusu, bir türlü siyasetinin öngördüğü başarıları elde etme performansı gösteremiyor. NATO’nun ikinci büyük ordusu olmakla övünen, gelinen aşamada teknik ve donanım itibariyle dünyadaki sayılı birkaç ordudan biri olduğunu iddia eden bu ordu, kaldırılamaz bir yük haline gelmiş durumda. Sayısal olarak küçülemiyor, çünkü Kürdistan’ı sömürge pozisyonunda tutabilmek için işgal etmek durumunda. Zaten ‘ikinci büyük ordu’ olma sıfatı da oradan geliyor, yoksa askere gitmek için sıraya girenlerin sayısından ve ruhsal kahramanlıklarından kaynaklanmıyor. Asker kaçaklarının sayısı, bedelliye başvuranların yoğunluğu bunu fazlasıyla gösteriyor. Ruhsal birliğin olmadığı, birbirini kesenlerin, birbirine darbe yapanların çıktığı bu ordunun da ne yapacağı belli olmadığı gibi, kimin ordusu olduğu da belli değil. Özgürlük gerillasının inatçı ve gittikçe daha da profesyonelleşen, yaratıcı bir karakter kazanan direnişi karşısında İçişleri Bakanı’nı ikide bir boşa çıkaran şanlı ordunun başına ne geleceği de belli değil.
Gılgameş gibi ölümsüzlük otunun peşine düşse de Nemrut ve Firavun gibi tanrı krallığa soyunsa da Erdoğan’ın da hali hal değil. 2023-2071 hedefleriyle kendisini ve yandaşlarını motive etmeye çalışsa da pek sağlıklı görünmüyor. Tüm arkadaşlarını yitirdiği için güçsüz, şimdilerde etrafına üşüşenleri çok cüceleştirdiği için de çok kabarmış bir Erdoğan var. Çok doğru çalışmadığı besbelli olan kafa yapısı ve iktidar hırsının kör ettiği gözünü eklediğimizde, Erdoğanlı Türkiye’nin hali hal değil, geleceksizdir.
Tüm bu nedenlerden dolayı diyoruz ki, Türkiye batıyor. Türkiye iyi yönetilemediğinden batıyor. Türkiye’yi kurtarmak isteyenler, en çok da Erdoğan’dan nasıl kurtulacaklarına kafa yormalılar. İlla da konuşacaklarsa, bunu konuşmalılar.