John Berger'in "A'dan X'e (John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar)" adlı kitabında A'ida sevgilisi Xavier'e şöyle yazar:
"Can Yücel bir hikaye anlatıyor.
Yakov yedi yaşıda bir çocuk ve arkadaşına soruyor: İnsanlar nasıl olup da o küçücük gözleriyle her şeyi görebiliyorlar? Koca bir kasabayı ya da caddeyi görebiliyorlar, bütün bunlar bir göze nasıl sığar?"
"Peki ama Yakov" diyorum ben de, "Şu cezaevindeki bini aşkın mahkumun, koca koca adamların yıllardır dünyaya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün bir kez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sığıyor?"*
Evet, nasıl oluyor da bunca göz dört duvar arasına sığıyor?
94 Cezaevinde 5800 PAJK ve PKK'li tutsak, PKK lideri sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit, YPG/YPJ gerillalarının cenazelerinin ailelerine verilmemesi, son dönemde artan hukuksuzluklar ve siyasi soykırım operasyonlarına karşı 15 Ağustos 2015 tarihinden itibaren süresiz dönüşümlü açlık grevine başladılar ve çözüm sürecinin Türk Devleti'nce bitirilmesi, 24 Temmuz'dan itibaren Medya Savunma Alanları'na yönelik saldırılarla birlikte Kürdistan'ın tüm bölgelerinin savaş alanına çevrilmesi sonucu açlık grevi yayılarak 28. gününü buldu.
1991 tarihli Malta Bildirgesi'nde açlık grevi, "Zihinsel olarak ehliyetli ve kendi iradesiyle açlık grevine karar vermiş kimsenin belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddetmesi", Türkiye Tabipler Birliği ise açlık grevini "Bireyin istemli tavrı sonucu eksojen gıda alımını durdurması" şeklinde tanımlamıştır.
Türk Devleti nedense ölüm sınırına gelinmeyinceye kadar açlık grevlerini görmezden gelir ve bu esnada tutuklulara yapıp yapabileceği her türlü işkence, zulüm ve sindirme politikalarını uygular. 12 Eylül 2012'de Kürt Halk Önderi sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve Kürtçe'nin kamusal alanda kullanılması talebiyle başlayan açlık grevi yine sayın Öcalan'ın çağrısıyla 68. günde ölümler olmadan sonlanmıştı.
Vahşet ve işkence boyutlanıyor
Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Kadın, çocuk demeden gereğini yapınız" talimatından sonra son Dağlıca Eylemi'nin ardından yaptığı konuşma "Bir parti (AKP elbette) 400 milletvekilini bulsaydı, bütün bunlar olmayacaktı" tarzındaki açıklamaları ve kendi silahlı güçlerine verdiği "nerde görürseniz indirin" emrinden sonra başta Cizîr, Amed, Gever, Silopi ve Şırnak'ta yaşanan devlet terörü zindanlarda da yansımasını buluyor. Tutuklular her türlü keyfi müdahaleye maruz bırakılıyor, gazete, dergi ve kitap gibi yayınların verilmesi engelleniyor, hasta tutsakların tedavisi yapılmıyor. Amed Cezaevi'ndeki tutsaklar ring araçlarıyla Karadeniz illerine insanlık dışı uygulamalar altında sevkedilirken, zaten tecrit edilen, yakınlarıyla görüşmelerine izin verilmeyen 300'e yakın tutuklu Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna sürgün edilerek her türlü izole yolları deneniyor.
En son Antalya L Tipi Cezaevi'nde yaşanan işkenceler, Amed Zindanı'ndaki sürgünler, Malatya E Tipi Cezaevi'ndeki saldırılar, Kırıklar 1 ve 2 No'lu Cezaevleri'ndeki tutsakların hastanenin bekleme odasından polikliniklere götürülünceye kadar maruz kaldıkları çifte kelepçeleme yöntemi de gösteriyor ki, Türk devleti zindanlardaki tutsaklara yapabileceği her türlü işkenceyi yapmaktan geri kalmıyor.
Tutuklu Hükümlü Aileleri Dayanışma Dernekleri (TUHAD-DER) Eşbaşkanı Mehmet Temizyüz, "Eğer yeniden bir süreç başlayacaksa bunun temel koşulunun Öcalan’ın özgür olması gerektiğini söylüyorlar. Bize göre çatışmalar, ölümler durmazsa, Öcalan'la görüş kanalları açılıp müzakerelerin bir üst aşamadan başlayacağı deklare edilmezse bu açlık grevlerinin biteceğini düşünmüyoruz" şeklinde görüş belirtiyor. Yani Türk devleti devekuşu misali kafasını kuma gömmeye, yapılan süreli dönüşümlü açlık grevlerini görmezden gelmeye devam ederse çok yakında bu açlık grevleri süresiz dönüşümsüz açlık grevlerine dönüşebilir.
Avrupa sessiz kalmamalı
Bütün bunlara karşılık, Avrupa'daki Kürt Halkı'nın zindanlarda uygulanan bunca vahşete, Cizîr, Amed ve Gever başta olmak üzere Kürdistan'da her gün çocuk, genç, kadın denmeden onlarca insanımızın katledilmesine, cesetlerin gömülmesine izin verilmediği için ailelerin yakınlarının naaşlarını buzluklarda bekletmesine yeterince tepki göstermemesi, alanlara inmemesi, onca vahşet karşısında yaşanan bu muhteşem direnişi dünya kamuoyuna yansıtmaması epeyce düşündürücü. Ne oldu bizim Kobanê ruhumuza? Bunca vahşete ve zulme ses vermeyecek miyiz?
Dersim'de devletin polisleri, askerleri ve Özel Timleri tarafından katledilen Ayten Günhan'ın cenaze töreni esnasında Günhan'ın halası Sakine Ertuğrul yaşananlara tepki göstererek "Beşikteki bebeğimizi büyütür yine mücadelemize devam ederiz" demişti.
Gün mücadele günü, dayanışma günü, yapılan vahşet(ler)e karşı durma günüdür.
Bu anlamda başta Cizîr olmak üzere, Kürdistan'daki direniş sahiplenilmeli, Kürtlere yönelik vahşet protesto edilmeli ve Avrupa'da kitle sürekli alanlarda olmalıdır.
Ne dersiniz, yine A'ida'nın sözleriyle bitirelim mi?
"Mi Guapo,
Gecenin son karanlıkları. Daha uyumadım. Geleceği düşünüyordum. Herhangi bir yerdeki geleceği değil. İkimizin geleceğini değil. Burada kürtajla almaya çalıştıkları gelecekten bahsediyorum. Başaramayacaklar. Korktukları gelecek, gelecek. Ve içinde bizden kalan, karanlıkta koruduğumuz güven olacak."*
* John Berger, A'dan X'e (John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar), Metis Yayınları 2008