
Almanya’nın Köln kentinde değişik sivil toplum örgütleri geçtiğimiz hafta sonu ‘Uluslararası Kürt Hareketi ve Türkiye Soluna Karşı Baskı Stratejileri’ adı altında 3 günlük konferans gerçekleştirdi. Katılımcılar, Türkiye’deki ‘KCK davaları’nın farklı bir versiyonunun Almanya’da yürütüldüğüne işaret ederek 4 pilot davanın önümüzdeki günlerde farklı sonuçları ortaya çıkaracağını vurguladı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik ağır tecrit politikaları, Avrupa’da ve Türkiye’de Kürt basınına yönelik baskılar ve Türkiye cezaevlerindeki durum konferans konuları arasında yer alıyordu. Konferans sonunda Almanya’nın Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni kriminalize etme çabalarına karşı meşru zeminde mücadele yöntemleri de kararlaştırıldı.
Naturfreundehaus adlı kültür evinde Cuma günü başlayıp Pazar (22 Nisan) günü sona eren konferansı, Olay Yeri Kürdistan (Tatort Kurdistan), AZADI e.V., Almanya’da Kürtlere İçin Hukuk Danışmanlığı Derneği, Demokrasi ve Uluslararası Hukuk Derneği (MAF-DER), Almanya-Türkiye İnsan Hakları Derneği TÜDAY, Bilgilendirme Merkezi Kürdistan ISKU, Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK), CIWAKA AZAD Kürdistan Dışilişkiler Merkezi ve Alman Kızılhaç ortak düzenledi.
Gazeteci ve tarihçi Nick Brauns, avukat Cornelia Ganten-Lange, avukat Heike Greiswald, TÜDAY ve Avrupa Özgürlük Tutukluları adına Ali Mitil, MAF-DER adına avukat Mahmut Şakar, sosyolog ve gazeteci Nihal Bayram ve Federal Almanya Parlamentosu Sol Parti Milletvekili Andrej Hunko konuşmacı olarak konferansa katıldı.
Gazeteci Dr. Nick Brauns, Gülen cemaatinin Kürtlere ve Alevilere karşı, yeni bir asimilasyon dalgası başlattığını söyledi. Brauns, “AKP’nin ve Gülen Cemaati’nin bu sinsi oyunları Kürtlere karşı tutmayacaktır” dedi.
4 pilot dava
Konferans’ta avukat Cornelia Ganter-Lange “Almanya’da KCK, Almanya’da 129b” başlığı ile bir sunum yaptı. Gatten- Lange Almanya’da yaşayan Kürtlere yönelik geliştirilen yeni bir ceza maddesinin olduğunu ve bu temelde güncel olarak yürütülecek 4 pilot davanın sonucu üzerinden tüm Kürt halkına yönelik yeni bir baskı unsuru olabileceğini vurguladi. Ganten-Lange devamla: “Şu an Almanya’da 4 pilot dava yürütülmektedir. Bu dört dava Almanya’da yaşayan dört Kürt vatandaşa karşı uygulanan bir yeni baskı unsurudur. 129b maddesi üzerinden yeni ceza uygulama yöntemi ile Kürtler tekrar susturulmak, pasifleştirlmek ve sindirilmek isteniliyor” dedi. Ganten-Lange, bu maddenin ifade ve örgütlenme hakkını kısıtladığını belirtti.
Ganten-Lang, “Bu iki kısıtlamalar ile başta Kürtler olmak üzere sol eğilimli tüm demokrat kesimlere karşı baskı uygulanmaktadır. Stuttgart ve Hamburg kentlerinde bulunan Federal Yüksek Mahkemeleri’nde Mayıs 2012’de başlatılması planlanan bu dört pilot davayı dikkatle izlemek önemlidir. Avukat Gaten-Lange devamında “Nasıl ki Türkiye ve Kürdistan’da ‘KCK’ başlığı altında binlerce Kürt suçsuz oldukları halde tutuklandılar ise, Almanya’da yaşayan Kürtler, bu 129b maddesi üzerinden susturulmak, sindirilmek isteniliyor” dedi.
Tuzak sorular
Konferansın diğer konuşmacısı Heike Greiswald ise, “Kürtler oturum, yerleşim veya, Alman vatandaşlığını almak için, ilgili Alman makamlarında yapılan ilgili başvuru yapıyorlar. Makamlar, başvuru yapan Kürtlerin önüne 15 maddelik bir soru listesini koyuyor ve sizi bir kapalı kabine gönderip ‘yazılı cevapla’ diyorlar. Bu 15 ana soru ve her bir soru altında olan alt soruları ile temel amaç, Kürtleri kriminalize etmedir. Bu kriminalize etme politikaları ise Türkiye’nin korkutma, yıpratma, sindirme, ve Kürtleri kimliklerinden uzaklaştırma politikalarının bir devamıdır” şeklinde konuştu.
Avukat Greiswald devamında: “Siz bir vatandaş olarak kendi düşüncenize göre soruları dürüstçe cevaplıyorsunuz. Ve yanınızda yardımcı olan özel tercümanınız bile zaman oluyor bu soruları anlayamıyor. Siz örneğin ‘YEK-KOM‘a bağlı bir kuruma gidiyor musunuz’ sorusuna ‘evet ben YEK-KOM’a bağlı falan kuruma gidip çay içiyorum/çay içtim’ diye cevaplıyorsunuz. Ki YEK-KOM da, ona bağlı olan kurumlar da yasaldırlar. Bunda siz hiç bir sakınca görmezken, Alman Hükümeti size şap diye ‘yasadışı terör örgütüne destek’ bağlantısı kuruyor, sizin bir çay içmenizi, kuruma gidip gelmenizi, istedikleri şekilde yorumluyor, sizi böylece terörü destekleyici ilan edebiliyor. Bunun sonucunda ilgili ve sorumlu Alman makamları, size ne yerleşim izni veriyorlar ne de size Alman vatandaşlığını veriyorlar. Bununla yetinmiyor. Hatta vatandaşlık almışsanız ve almadan önce kurumunuzda bir çay içmişseniz, size ‘vatandaşlık başvuru öncesinde suç vakası’ yorumu, iddanamesi altında elinizde olan vatandaşlığınızı isterse tekrar geri çekebiliyorlar. Alman makamların hazırlayıp şart koştukları sorular böylece bir nevi tuzaktır.”
Avukat Greiwald devamında başta PKK olmak üzere belli örgüt ve grubların kriminalize edilmek istenildiklerini şu sözler ile vurguladı: “11 Eylül 2001 saldırısı ardından iki ayrı terör listesi oluşturulmuştur. Birisi Birleşmiş Milletler’in çıkardığı terör listesi. İkincisi ise Avrupa Birliği’nin çıkardığı terör listesidir. Bu her iki terör listesi üzerinden 11 Eylül 2001 tarihinden bu yana başta Kürtler olmak üzere, diğer dini ve etnik azınlıklar, yaşadıkları hükümetler, devletler tarafından kriminalize ediliyorlar. Buna bağlı olarak sadece Almanya’da hazır bulunan ‘sorgulama gerekli’ listesinde bağlı ‘şüpheli’ olarak adlandırılan toplam 62 örgüt bulunmaktadır.”
‘Ağız açık ise mutlaka slogan atmıştır’
Almanya Türkiye İnsan Hakları Derneği TÜDAY ve Avrupa Özgür Tutsaklar Komitesi adına konuşan cezaevi mağduru ve komite sözcüsü Ali Mitil, Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan işkence ve baskı politikalarını, Türkiye devletinin uyguladığı yıpratma, pasifleştirme ve sindirme politikalarını, şu anlatımları ile dile getirdi: “Düşünün, 16 yaşında olan bir Kürt gencisiniz. Yasal yani izinle düzenlenen bir yürüyüşe katılıyorsunuz. Size bunun ardından 14 yıl hapis cezası veriyorlar. Tek suçunuz, tek delil olarak kullanılan bir fotoğrafta ağzınızın açık olmasıdır. Suç gerekçesi böylece yürüyüşe katılıp ve bu katılım esnasında ağazınız açık ise ‘mutlaka slogan atmıştır’ iftirası ve suçlaması geliyor. Mahkeme böylece çocuğun ağzı açık ise ‘mutlaka slogan atmıştır’ diyerek, mahkum edilen o 16 yaşındaki çocuk, ‘KCK davası’ olarak adlandırılan ve aslında Türkiye hükümetinin düzenlediği ve koordine ettiği toplu bir siyasi operasyon olan bu dava süreci kapsamında tutuklanıyor.”
Ali Mitil, aslında saçma bir gerekçe yüzünden o kadar yıl hapis cezası alan çocukları ve bununla beraber başta Pozantı Cezaevi’nde işkence, taciz ve tecavüz yaşayan ‘taş atan çocukları’ hatırlattı.
‘Zindan kampüsü’
Cezaevi sistemini anlatan Ali Mitil, “Türkçenin nasıl ki 29 harfi var ise, ceza sistemleri de 29 ayrı hücre şekillenmelere göre isim almışlardır. Aralarında en ağır olan F-Tipi uygulamaları ise 19 Aralık 2000 yılında yaşanan devletin adlandırdığı ‘Hayata dönüş operasyonu’ katliamı sırasında izlenmiştir. 121 tutsağın vahşice katledilmişti ve 600’ün üzerinde tutsak, korsikof hastalığına yakalanarak ömürboyunca bunun ağır sonuçlarını yaşamaktadır. Fakat o vahşi dönemde 13 ayrı F-Tipi bulunurken bugün ise tüm ülke büyük F-Tipi cezaevi haline dönüşmüştür.”
Bunlar arasında son bir yapılanmaya dikkat çeken Mitil, “F-Tipi izolasyonu olması yetmiyormuş gibi şimdi ise “Zindan kampüsleri oluşturulmuştur. Bir örneği Ankara’dadır. Bu zindan kampüsü içerisinde iki F-Tipi, iki L-Tipi ve bir kadın-çocuk cezaevi bulunmaktadır. Bu cezaevlerinde toplam 2 bin 500 tutsak yaşamaktadır. Bu kampüsün çok yakında bir adliye ve bir hastane kurulması planlanıyor. Eğer bu gerçekleşir ise, kampüs içinde toplu bir izolasyon gerçekleşecek, mahkemeye de gitseniz, hastaneye de gitseniz, bu kampüs içinde bulunacaksınız. Ankara’da hangi taksi şöförüne sorarsanız, şöförlerin kendileri oraya ‘zindan kampüsü’ diyorlar. İkinci bir proje ise İstanbul Silivri projesidir, orada da böylesi bir zindan kampüsü planlı, projesi vardır.”
Ali Mitil devamında istatistikler yer verdi: “10 yıl önce Türkiye-Kürdistan cezaevlerinde toplam 95 bin tutsak olurken AKP’nin hükümette olduğu son 10 yılık baskı politikasının sonucunda bugün toplam 134.000 tutsaklar vardır. Bunlar arasında 100 gazeteci, 33 avukat, 40 sendikacı, 8 parlamenterler ve 8 belediye personeli vardır. Cezaevi Tutsakları arasında ise toplam bu son 10 yıl içerisinde bin 768 tutsak - kimisine kaza süsü verilecek - öldürülmüştür. Şu an Türkiye’nin cezaevlerinde 500’ün üzerinde ağır hasta olan tutsaklar vardır. Gule Zere gibi, Nurettin Soysal gibi, Hediye Aksoy gibi ve benzeri tutsaklar için cezaevi yönetimler ölüm riskini bilinçli şekilde teşvik ederek, ölmelerini adeta destekliyorlar. Türkiye Devletinin asıl niyeti, bu ağır hasta olan tutsakları hastanelere değil, tabutlara taşımaktır.”
Mitil konuşmasını “Şu an örneğin İstanbul Kartal cezaevinde 8 kişilik koğuşlarda toplam 24 kişi kalıyor ve uyumak için bu tutsaklar, 8 kişilik grup halinde vardiye vardiye yatmak zorunda kalıyorlar. Bunun yanında günümüzde siyasi tutsakların istedikleri temel şart ‘3 kapı 3 kilit’dir. 3 kapı demek 3 kişilik hücrelerin olması ve bir koğuşta toplam 3 hücrenin bulunmasıdır. Yani bir koğuşta üç hücre vardır. Her bir hücrede 3 tutsak bulunmakatdır. Tutsakların Talebi ise şu, bu 3 hücrelerin açılıp, yani bu 3 hücrelerin kilitlerinin açılmaları ve böylece 3 hücreden çıkan toplam 9 tutsakların en azından gündüz havalandırmada beraber olmalarıdır” şeklinde sonlandırdı.
‘Tecrit Kürt halkına karşı yapılıyor’
Konferansa katılan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Avukat Mahmut Şakar ise konuşmasında daha çok Öcalan üzerindeki tecridi gündeme getirdi.
“Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit, Kürt halkına uygulanan tecrittir” şeklinde konuşmasına başlayan Şakar, İmralı sistemini anlattı.
Şakar konuşmasını şöyle sürdürdü: “Diğer cezaevi örneklerinde bir tutsak atıldığı cezaevinde kendisini cezaevine göre uyarlaması gerekiyor. İmralı Adası’nda ise bulunan cezaevi, Sayın Abdullah Öcalan’a göre tekrar düzenlendi ve şekillendirildi.”
Temmuz 2011 yılından bu yana Öcalan’dan bir haber alınmaması sonucunda sağlığı açısından endişeli olduğunu açıklayan Şakar, “Yanında bulunan dördü PKK, biri TİKKO davasından ömürboyu hapis cezası alan o 5 tutsak, Sayın Öcalan ile halen görüşebiliyorlar mı acaba? Sağlığı yerinde midir? Herhangi bir baskı veya işkence görüyor mu? Bu ve benzeri sorular, bizi aylardır endişelendiriyor. Ki her ne zaman avukatlar adaya doğru yol alsalar da, ne hikmetse ya hava şartları bozuluyor, ya da adaya gidebilecek ve tek olan gemi bozuluyor. Bu gemi de ne gemiymiş ki bu kadar sık sık bozuluyor.”
Şakar, Türkiye Devletinin sindirme ve ýıpratma politikalarının özelikle avukatlar üzerinden Kürt halkına yansıtmak istendiğini vurgulayarak, böylece sinsi bir politikaya asla taviz verilmeyeceğinin de altını çizdi. Şakar son olarak “Sayın Öcalan’a uygulanan bu tecrit, Kürt halkına karşı uygulanmıştır” dedi. Şakar, provokasyon sürecinin ise 1999’dan bu yana devam ettiğini de belirtti.
Kürt medyası üzerindeki uluslararası baskılar
Gazetemizin muhabiri sosyolog Nihal Bayram da, Avrupa’da Kürt basını üzerindeki baskıları anlattı.
“Türkiye’de ve Avrupa’da Kürt basını, ilk adımlarını attığı 1989 yılından beri hep susturulmak istenmiş” şeklinde değerlendirmesine başlayan Bayram, konuşmasını sinevizyon eşliğinde sürdürdü.
Bayram Avrupa’da Kürt medyasının tarihçesini, rolünü, başarılarını ve buna bağlı olarak Kürt medyası üzerine uygulanan uluslararası baskıları anlatı. Bayram Kürt basınının fonksiyonlarını şu sözlerle ifade etti: “Kürt basını Kürt dilininin yaşatılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yine Kürt halkının kendi kimliğini, kültürünü, ülkesini ve tarihini bilmesi konusunda önemli bir eğitim rolü oynamıştır.
Kürt basını Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de yaşanan olayları ve arka perdelerini Kürt halkına aktarmaktır. Bütün bunlar Kürt basınını sansür, baskı ve kapatma gibi durumlarla karşılaşmasını sağlıyor.”
Bayram, dundan dolayı 22 Nisan 1989 yılında ‘Kurdistan’ adı altında Miqhat Mithat Bedirxan tarafından kurulmasından günümüze kadar Özgür Basın geleneğinin, basın-yayın sansürleri kapatma cezaları, para cezalar ile beraber işkence ve cinayetlerle susturulmak istenildiğini açıkladı. Bayram, Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da Kürt basınına karşı - Med TV, Medya TV, Roj TV, Özgür Politika Gazetesi örneklerinde olduğu gibi - büyük uluslararası baskılarla susturulmaya çalışıldığını ifade etti. Bayram, devamla şunları söyledi: “Kürtlerin yıllardır 3 temel düşmanla savaşıyor. Birincisi ‘nezani’ yani bilgisizlik, ikincisi ‘Xizani’ yani yoksulluk, üçüncüsü ise ‘bindesti’ yani esarettir. Kürt halkının sesi, kulağı ve gözü durumundaki Özgür Basın, dün olduğu gibi bugün de cesaret, inanç ve umudu temsil ediyor.”
Cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalar
Almanya Sol Partisi Fedaral Parlamento Milletvekili Andrej Hunko ise Kürdistan’daki cezaevleri izlenimlerini aktardı.
Andrej Hunko, Mardin Cezaevi izlemini şu ifadelerle dinleyicilere aktardı: “350 kişilik Mardin Cezaevi’nde şu an binin üzerinden tutsak yaşamaktadır. İnsanlar ranza altı ya da boş olan beton köşelerinde yatmaktadır. Kimileri ciğerlerinden, kimileri böbreklerinden, kimileri ise farklı hastalıklardan kaynaklı sancılardan kıvranıyorlar. Eğer bir hücre 8 kişilik ancak o hücreye 22 tutsak tıkanmışsa, bu insanlık dışı ağır bir koşuldur.”
Türk devletinin iftirası
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma müzakere sürecinin devam ettiğini hatırlatan Hunko, “Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği başta olma üzere Federal Almanya politiklarında ise Europol (Avrupa Birliği Polis Ajansı) devreye girmiştir. Türkiye’nin ‘PKK kendisini uyuşturucudan finanse ediyor’ iddiasını araştıran Europol, bunun bir iftira olduğuna karar vermiştir. Eurojust (Avrupa Hukusal İlişkiler Ajansı) ise buna benzer bir tutumdadır. Hunko, bu temelden bakarak, başta Kürt Halkının uluslarası diplomasi çalışmalarına ağırlık vermesi gerekiyor. Benim gibi insanlar bu konuda yardımcı olamaya hazırız” dedi.
Ortak projeler çalışmaları
Konferansın son gününde iki ayrı çalışma grubu hazırlandı. Dinleyiciler ve tertip komitesinin beraber katıldıkları çalışma grupları şunlar:
Birinci grup: Karşı kampanya ve Türkiye’de tutukluların konumu. Birinci grubu TÜDAY Başkanı İlkay Yılmaz yönetti. Grubun temel tartışma konusu Türkiye’deki cezaevi koşullarının, Alman kamuoyuna nasıl aktarılacağı yönündeydi. PKK yasağının da konu edildiği grup toplantısında bu yasağa karşı aktif mücadele ve bu mücadeleye farklı siyasal parti, sivil toplum örgütünün katılımıyla geniş bir ağın kurulmasının önemine vurgu yapıldı.
Birinci grup şunları proje olarak somutlaştırdı:
1- Kürtlerin statüleri tanınsın ve Öcalan’a özgürlük,
2- F-Tipi cezaevlerine karşı ve ‘Demokrasi Parmaklıklar Arasında- Demokratie Hinter Gittern’ adlı kamuoyu çalışmasının yapılması,
3- Mayıs ayında 129b madde üzerinden başlatılacak olan 4 ayrı pilot davanın Stuttgart’ta yapılacak olan ilk oturumunun izlenmesi,
4- Dördüncü proje kararı ise PKK’nin terör listesine konulması ve 20 yıldır Almanya’da yasaklanmasına karşı 20’nci yıldönümü vesilesiyle bir protesto yürüyüşünün düzenlenmesi.
5- ‘Kürt geleneksel giysiler içerisinde Aile Günü’nün düzenlenmesi...
Almanya’da kamuoyu çalışması
Bu etkinlik, geleneksel Kürt kıyafetinin ‘gerilla elbisesi’ denilerek kriminalize edilmesine karşı yapılıyor.
3 günlük konferansta ikinci çalışma grubu ise ‘Birlik Partnerleri, Dışilişkiler Çalışması ve Örgütlenme Hakkı‘ adıyla oluşturuldu. Grubu, AZADI adına Elmar Milich yönetti.
İkinci grup, Almanya’da kamuoyu çalışması, bu temelde çeşitli parti ve sivil toplum örgütü temsilcilerine ulaşma, muhalif güç ve örgütlerin yasaklanmasına karşı siyasal mücadele tartışıldı. Alman kamuoyuna yönelik yayın yapan basın yayın organlarının daha aktif biçimde desteklenmesi kararı alındı.
İkinci proje, değişik etkinlikler yapma ve bunların örgütlenme çalışmalarını koordine edebilme üzerine. Proje kapsamında değişik kurum ve örgütlerin düzenledikleri etkinlikler daha etkinliği ve koordineli şekilde yürütülecek.
Diğer bir proje de kamuoyu çalışması için eğitim günleri düzenlemek.
RIZA AYDOÐDU/KÖLN