76 yaşında bir kadın. Ruhunu toprağın sütüyle beslemiş bir ana. Dersim katliamı günlerinde Mardin’de dünyaya gelmiş. Türkçe bilmiyor. Doğduğu günden bu yana anadilinde yaşıyor!
Acılarını, arzularını, sevinçlerini ve özlemlerini yalnızca Kürtçe dillendirebiliyor.
Hayatı, insanı, doğayı ve elbette Tanrı’yı bir tek Kürtçe sevebiliyor. Toprağın sütünü taşıyan ruhu, bedenine yapması gerekenleri yalnızca Kürtçe imleyebiliyor.
Oğullarına, kızlarına, torunlarına ve torunları yaşındaki yol arkadaşlarına sarılırken sadece ve sadece ‘ez te pir hez dikim’ diyebiliyor!
Başka dilde konuşamıyor, gülemiyor, ağlayamıyor, acı çekemiyor, sevinemiyor ve sevemiyor!
Başka bir dilde yaşamak nedir bilmiyor; yaşayamıyor.
Uzun yıllar boyunca yüreği avuçlarında yaşamış bir ana. Yıllarca oğul yolu gözlemiş.
Kürt halkının haklı özgürlük davası uğruna dağların yolunu tutan oğlunu, savaşla, ölümle, kanla, acıyla ve gözyaşıyla geçen, bitmek bilmeyen uzun ve karanlık yıllar boyunca- rüyaları dışında- bir kez olsun bile görmemiş!
Bu yüzden yorgun yaraların kanattığı usandırıcı her geçen günün ardından gelen her gece rüyasında oğluna doğru yolculuklar yapmış!
Her gece rüyasında oğlunu ana sevgisinin olanca sıcaklığıyla kucaklamış, öpmüş, koklamış.
Her sabah uyandığında ise onu yanında duyumsamış. Her yeni güne oğluyla başlamış. Onu her Allah’ın günü ruhun merkezinde taşımış.
Acının yorduğu yüzünü oğul sevgisiyle örten yaşlı kadın, savaşın her yerde ortaya çıkan beklenmedik acılarına karşın, yüreğini titreten hasretin üzerinden bu şekilde gelmeye çalışmış.
Ne var ki oğul hasretine daha fazla dayanamamış!
Günlerden bir gün kalbini bağlayan bütün kaygıları ayaklarının altına almış ve oğluna doğru bir yolculuğa çıkmış.
Bundan 6 yıl önce bir yaz sabahı Kandil’e varmış. Oğlunu orada, yaz günü gibi uzayan ve sararan saçlarına sarmış: sarılıp, ağlamış.
Ancak orada sadece 6 saat kalabilmiş! Yılların hasretini buncacık zamana sığdırmak zorunda olduğu için akşam dönüş yolculuğu başlamış.
Bir gün sonra da zaten evine varmış. Aradan iki ay geçtikten sonra ise polis kapısına dayanmış.
Alıp götürmüşler. Yaşını sormuşlar, ‘yetmiş’ demiş. İşini sormuşlar ‘işsiz’ demiş. Örgütünü sormuşlar ‘oğlum’ demiş.
Suçunu (!) orada söylemişler; örgüt üyesiymiş!
70 yıllık ömrünün 6 saatini oğluyla geçirdiği için polis onu ‘ögüt üyesi’ olarak mahkemeye sevk etmiş.
Evlat sevgisinden ve hasretinden habersiz hakim de 70 yaşındaki kadına oğluyla geçirdiği her saaat için bir sene ceza vermiş.
Hakim, onun oğluyla geçirdiği her bir saatin bir ömre bedel olduğunu bilememiş. Bu yüzden toplam 6 sene ceza vermiş!
Ancak bu kadarı da Devlet-i Aliye’ye yetmemiş; yaşlı kadına ceza içinde ceza da verilmiş.
Yaşlı ve yorgun bedeni hapishane koşullarına dayanamış; hastalanmış ama, uzun süre doktora da çıkamamış.
Çıktığında ise doktor başından savmış. Ne ki hastalığı ağırlaşmış ve cezaevi doktoru onu mecburen İstanbul’a; Ad(l)i Tıp’a yollamış!
Yaşlı kadın orada heyete çıkmış. Muayene edileceğini sanıyormuş ama yanılmış! Heyet üyeleri hastalığını değil, suçunu (!) sorgulamış. Bu yaşta neden hapisteymiş ve neden devlete karşı gelmiş miş?
Heyetin başkanı profesör ise, ‘pişman’ olup olmadığını sormuş! ’Pişmanım’ dese tedavi edilecek ama, ‘değilim’ demiş. ‘Hayatta kaldığım sürece de pişman olmayacağım’ diye de eklemiş.
Ardından ‘burası tedavi yeri mi yoksa sorgu odası mı?’ diye tokat gibi bir de soru yöneltmiş!
Ramazan ayı. Oruçluymuş. Tedavi edilmeden geri gönderilmiş. İstanbul’dan Mardin’e uzanan yol uzun. Acıların yorduğu bedeni ağır hasta. Üstelik elleri kelepçeli; dayanmak kolay değil.
Akşam olunca iftar açmak istemiş! Askerin biri taş gibi kuru bir ekmek vermiş! Almış ekmeği, komutana seslenmiş: ‘Bu mu senin insanlığın, cevap ver?’ demiş?
Komutan, ‘istemezsen yeme’ cevabını vermiş! Yememiş. Kuru ekmeği yemeyi gururuna yedirememiş.
İçinde bolca evlat sevgisinin de olduğu Allah sevgisi yolunda tuttuğu orucunu günler süren yolculuğun ardından döndüğü hapishanede, hevalinin uzattığı bir bardak suyla açmış!
Ölümü beklemiş ancak, Azrail onun değil görüşmecisinin; yarım yüzyıllık eşinin canını almış! Ama o, bu acının da üstesinden gelmiş.
Şimdi 76 yaşında. Ruhunu acılı Kürdistan toprağının sütüyle beslemiş bir ana. Dersim katliamında Mardin’de dünyaya gelmiş. Türkçe bilmiyor.
Yalnızca anadilinde; Kürtçe yaşıyor! Geçen hafta hapisten çıktı. Çıkar çıkmaz da ‘düşman görsün’ dedi.
„Düşman görsün, ölmedim“ dedi ve şöyle devam etti:
„Sizin adaletiniz ve merhametiniz yok. Bu devletin şerefi yok! Bu zulüm devam ettikçe beşikteki bebeler de ellerine silah alacak ve dağa gidecek! Bunu herkes bilsin! Biz sizin topunuzdan, tankınızdan, tutuklamalarınızdan, öldürmelerinizden korkmuyoruz. Çünkü biz haklıyız!“
Adı Türkiye! Kürdistan halkı onu Türkiye Nine diye tanıyor!Kürtçe yaşayan Türkiye, ‘düşman görsün’ diye haykırıyor!
Düşman da görüyor zaten. Bu zulüm devam ettikçe daha çok da görecek!
Türkiye düşman görsün!