Mekan ABD Kongresi, ABD Kongresinin Avrupa, Avrasya ve Yükselen Tehditler isimli alt komitesi bir toplantı düzenliyor. Toplantıyı, Trump’a yakınlığı ile bilinen Temsilciler Meclisi Üyesi Dana Tyrone Rohrabacher, Erdoğan’ın ABD gezisinde korumalarının yarattığı şiddet dalgasına ilişkin tartışma yürütülmesi amacıyla organize etmiş. Panele, korumaların şiddetine maruz kalmış olan Kürt, Êzîdî ve Ermeni protestocular da tanık olarak davetli. Muhtemelen ABD ile herhangi bir zeminde en ufak çıkar ortaklığı olan hiçbir devlet başkanı için henüz hiç sarf edilmemiş cümleler kuruluyor. Rohrabacher’ın Erdoğan’a hitaben dile getirdiği sözlerinden bir kısmı şöyle:

“Senin gibi insanların ABD’yi ziyaret etmesine artık ihtiyacımız yok. Sen halkını temsil etmiyorsun. Türkiyelilerle konuşmak istediğimizde, demokratik bir toplum isteyen Türkiyelilerle konuşuruz, kendi ülkesinde İslami faşizm kurmaya çalışan bir adamla değil… Erdoğan bir daha asla ABD’ye davet edilmemeli.  Uğruna mücadele ettiğimiz her şeye düşman olan birisi. Daha önemlisi, kendi halkına düşman birisi. Biz Türkiye’de halkın yanında olmalıyız, onları ezen kişi ile değil." 

Yine aynı panelde, Türk hükümetine yakınlığı ile bilinen dengeci isimlerden olan Demokrat Partili Gregory Meeks ise şu sözleri sarf ediyor: “Barışçıl protestocular, kabadayılar tarafından saldırıya uğradı. Ortaya çıkan görüntüler Erdoğan’ın olayları aracından izlediğini, müdahalede bulunmadan uzaklaştığını, böylelikle pasif onay  verdiğini gösteriyor”. Bu panelin yapılmasından birkaç saat sonra, ABD Kongresi Başkanı Paul Ryan yaptığı yazılı açıklama ile Erdoğan’ın korumalarının yaptığının “savunulabilecek hiçbir yanı olmadığını” ve bu şiddet eylemi sonrası Türkiye hükümetinin verdiği cevapların “yetersiz” olduğunu belirtti. Ayrıca, ifade özgürlüklerini kullanan “masum sivilleri hedef alan bu acımasız davranışı Türkiye’nin liderleri mahkum etmeli ve özür dilemelidir” dedi. Yani Türkiye'den "resmi özür" talep etti. Aynı gün, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Washington'da gerçekleştirilen saldırıyı oybirliğiyle kınadı. 

Ne Menderes’in son ABD ziyareti ne de Kıbrıs işgali öncesinde ABD Başkanının İnönü’ye gönderdiği meşhur Johnson mektubu… Türkiye’nin ABD ile ilişkileri bağlamında içinde bulunduğu iflası tarihsel anlamda karşılaştırabileceğimiz bir dönem tarihte yaşanmadı. Yüzümüzü 2 gün önce gerçekleştirilmiş olan Brüksel’deki NATO zirvesine çevirelim. Türkiye için cari anlamda hiçbir pozitif gelişmenin yaşanmadığı zirveden NATO’nun IŞİD Karşıtı Koalisyonun parçası olması kararı resmen açıklandı. Bu yeni hamle, IŞİD’e karşı verilen mücadelede herhangi bir NATO üyesinin beklentileri karşılamaması durumunda NATO üzerinden yeni bir baskı mekanizması ile karşı karşıya kalması anlamına geliyor. Örnekleyecek olursak, Türkiye’nin İncirlik’i IŞİD’e karşı mücadele amacıyla konuşlanmış olan Almanya karşısında bir kart olarak kullanma girişimleri ve yarattığı sorunlar artık NATO’nun da sorunu haline gelecek. Ama unutmamak lazım, Ortadoğu’da diplomatik zeminde sürekli kaybetmek gerçek anlamda da kaybetmek anlamına gelmiyor. Askeri gelişmelere bakılmadan Türkiye ve Kürtler ekseninde resmin tamamını görmek imkansız. 

Bir yandan Demokratik Suriye Güçleri Rakka’nın etrafını çepeçevre sararken, diğer yandan ise ABD, İran ve Rusya’yı daha büyük bir savaş tehdidi ile siyaseten çevrelemeye peşinde. Ortadoğu’da var olan savaşları çok daha alevlendirebilecek ve Arap NATO’su olarak adlandırılan yeni bir ittifak üzerinde çalışılıyor. ABD, bu planını İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan öncülüğünde örülen Sünni hat üzerinden kuruyor. ABD’nin Suudlarla yaptığı askeri anlaşma bu yeni hamlenin nişanesi sayılır. Çarpıcı olan, ABD’nin Suriye planlarını onaylamayan Türkiye ile Filistinlilerin İsrail karşısında el yükseltebilmesini sağlayan ve Sisi karşıtlığından vazgeçmeyen Katar’a bu planda kayda değer bir rol biçilmemesi. ABD’nin aynı paraleldeki diğer esaslı planı, Filistin meselesini iki devletli çözüm temelinde nihayete kavuşturulması, yani Filistin’i de Arap NATO’su içine dahil ederek meseleyi çözmek. Türkiye ve Katar gibi ülkelerin Filistin’i kullanarak ABD ve İsrail çıkarlarını tehdit edebilmesine imkan tanımayacak bir formül arayışı var ama gerçekçi değil. Nitekim, Arap NATO’su planının kendisi gerçekçi değil. Çünkü bu ittifakın İran’ ve Rusya’yı sınırlandırmak adına Irak ve Suriye’de doğrudan yaslanabileceği etkili ve ikincil bir silahlı gücü yok. Tahmin edileceği üzere bu ittifakın Filistin-İsrail meselesini çözebilmesi de pek mümkün değil. Peki ne işe yarayacak?  

Trump’ın Ortadoğu ziyaretinden hemen sonra Bahreyn’deki Şiilere yönelik operasyonlar düzenlendi, Suriye’deki Suud ve Katar yanlısı gruplar çatışmaya başladı ve Katar’ın yayın organı Al Jazzera ile ilişkili web-sitelerini Mısır’da ve Bahreyn’de yasaklandı. ABD’nin yeni hamlesi, Sünni-Şii eksenine oturmuş çatışma dinamiğinin derinleşmesi ama daha temelinde ABD-Rusya/İran rekabetinin bir üst safhaya taşınması anlamına geliyor. PKK ve PYD için hem ABD hem de Rusya ile denge siyaseti yürütmek, ilerleyen süreçte daha da zorlaşacak. ABD, Suriye-Irak sınırı boyunca İran’ın kullanabileceği bir koridor oluşmaması için yoğun çaba sarf ediyor. Türkiye, bu denklemde hem ABD hem de Rusya için kullanışlı olabileceği bir pozisyon yakalayabilir. ABD’nin tansiyonu hızlı bir ivmeyle arttırmaya yeltenmesi durumunda, Rusya’nın Türkiye’nin Cihatçı unsurlar üzerinden Efrin’e yönelik büyük saldırı hazırlıklarına zımnen onay vermesi mümkün olabilir. Diğer yandan, İran’ın kontrolünde olan Haşdi Şabi’nin Şengal dolaylarında başlattığı yeni hamle ve Rojava ambargosunun Irak hükümetinin onayı olması durumunda yakında kırılmaya başlaması, PKK’nin kontrolündeki güçlere yönelik saldırılara ABD’nin onay vermesine yol açabilir. Tüm bu olası gelişmeler, Pentagon’un aklındaki hamleleri hangi zaman sırasıyla uygulamaya geçireceğine ve Rusya’nın geliştireceği cevaplara bağlı. Görünen o ki, Ortadoğu’da daha büyük bir savaş geliyor ve her zamanki gibi silahı, parayı ve aklı en iyi kullanabilen taraf kazanacak.