KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, Türkiye’nin yaralı bir biçimde ve her gün kan kaybettiğini belirterek, Türkiye’nin yaralarını sarmanın ne ABD’nin ne de Rusya ve İran’ın işine geldiğini söyledi. Altun, Türkiye’nin kendi kendine yaralarını saracak bir zihniyet, feraset ve siyasetinin de bulunmadığını kaydetti.
ESRA MİKYAZ / BERFİN BAĞDU / ANF / BEHDİNAN
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, Türkiye ile ABD arasındaki krizin derin ve köklü olduğunu söyledi. Altun, Türkiye’nin gelinen aşamada ne ne Rusya-İran ilişkisinden kolayca ve bedelsiz ricat edebildiğini ne de kolaylıkla ve güvenle müttefiki ABD ve AB ile ortaklık kurabildiğini belirtti.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, Türkiye-Amerika krizini, krizin boyutlarını ve arka planını, Suriye ve İran merkezli bölgesel gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi. Kapsamlı ve uzun söyleşinin birinci bölümünü kısaltarak paylaşıyoruz.
Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir kriz başladı. Bu kriz Rahip Brunson ile ifade ediliyor. Gerçekten kriz sadece bununla ifade edilebilir mi, işin iç yüzünde neler var?
Türkiye-ABD arasındaki krizi, dünyadaki kapitalist modernite krizinin bir parçası olarak görmek gerekiyor. Bir de krizin Ortadoğu’daki hali var. Rahip Brunson ya da Hakan Atilla’nın tutuklanmasını krizin nedeni olarak görmek doğru olmaz. Kendisini, her iki tarafın Ortadoğu politikasında hissettiren sorunların, bu olaylar şahsında dışa vurumudur. Çelişkiler derinleştikçe sıradan sorunlar bile büyük krizlere dönüşebilir.
Kapitalist modernite başta Ortadoğu olmak üzere ulus devletlere nasıl bir şekil vermek istiyor?
İngiltere-Amerika sorunları, İngiltere-AB sorunları, Fransa-Almanya’nın Amerika ile sorunları var. güçlerle ulus-devletler arasındaki ilişkilerde de sorunlar var. Değişim kaçınılmaz olduğunda herkesin kendi çıkarlarını daha etkili bir biçimde sürece yansıtma ve yeni sistemde kendini temsil etme sorunları var.
Peki, kapitalist modernitenin Türkiye ile nasıl bir ilişki diyalektiği var?
Geçmişte Bir Asya ve Ortadoğu ülkesi olarak özellikle de bir ulus-devlet biçimindeki şekillenmesinden sonra bir de kapitalist modernite merkezinin ona biçtiği bir rol ve misyon vardı. Bu misyon oldukça önemli. Batı kapitalizminin temsilcisi, jandarması konumunda rol üstlenmiş bir ülkedir. Bir dönem kapitalizmin Ortadoğu’ya girmesi ve ulus-devletin Ortadoğu’da şekillenmesinde ciddi rol verilmiş ve oynamıştır. Yine Batı kültürünün Ortadoğu’ya taşınmasında ve Sovyetlerdeki sosyalizme karşı kilit rol oynamış bir ülkedir. Bu açıdan kapitalist modernite ile tarihsel bir ilişki ağı vardır. Ama şimdi dünya sistemi, ulus devleti, sermayenin küreselleşmesi önünde engel olarak görüyor. Bu da aralarındaki temel çelişki noktasını oluşturuyor. Türkiye, değişime direndiği için dünya sistemiyle karşı karşıya geliyor.
Aslında dünya sisteminin Ortadoğu’ya, dolayısıyla da Türkiye’ye müdahalesi yeni değildir. Bu anlamda Türkiye’ye yeni bir Amerika müdahalesi söz konusu değildir. Amerika ve AB’nin Ortadoğu’ya müdahalesi Önderliğe karşı geliştirilen uluslararası komployla başlatıldı. Ortadoğu’da var olan bütün toplumsal oluşumlar hedeflendi. Bölgede sosyal, siyasal ve örgütsel kimliğe sahip olan bütün güçler ister devlet düzeyiyle ister örgüt düzeyiyle olsun bu müdahalenin direkt hedefindedir.
Bahsettiğiniz müdahale nasıl oldu?
Önderliğin esaretiyle PKK’nin birikimleri, yurtseverlik birikimlerini Kürt milliyetçiliği temelinde kullanılmak istendi. Tabi herkese farklı farklı müdahaleler yapıldı. Bu müdahalelerden biri Saddam’a direkt askeri müdahale oldu. Arap ülkelerine de ekonomik ve sosyal düzeylerde müdahale edilmek istendi.
AKP’nin, Erbakan geleneğinden koparılması da Türkiye’ye bir müdahaleydi. Erbakan geleneğinden koparılmış bir ekip iktidara getirilip Türkiye’de bir siyasal partiye dönüştürüldü. Bu siyasal parti kısa bir süre içerisinde çok ciddi bir güce kavuştu. İşte bu uluslararası müdahalenin bir projesidir. Yoksa AKP-Erdoğan’ın yükselişi öyle kendiliğinden gelişmedi.
Kapitalist modernite neden böyle bir müdahalede bulundu?
Yapılmak istenen ulus-devletlerin biraz daha esnetilmesi, ekonomik anlamda liberalleştirilerek, tekellerin sömürüsünün önünün açılmasıydı. Bu arada siyasal anlamda ulus devletler liberalleştirilerek toplumlara biraz daha nefes alabilecekleri bir ortam yaratılmak isteniyordu. Bununla da derinleşen sistem krizinin patlamalar yaşamasının neticesinde ortaya çıkacak öngörülemez sonuçlara fırsat vermemek, krizi yumuşak bir biçimde kontrol altına almak öngörülüyordu. Hiç kuşkusuz Türkiye’de bu sistemin bir parçası olduğu için bundan nasibini aldı.
Türkiye’nin nasibini alması, AKP ile müdahale konusunu biraz daha açar mısınız?
Türkiye’de, geçmişten beri Kemalizmin sistem dışında tuttuğu Kürtler, İslamcılar ve Sosyalistlerin kendilerini ifade etme ve sisteme yansıtma sorunları vardı. Özellikle Kürt sorunu etrafında gelişen mücadeleyle devlet ciddi bir baskı altına alınmıştı. Toplumdaki muhafazakar-İslamcı eğilimler, Kürt direnişinin yarattığı zemin üzerinden kendisini derinden örgütleme imkanları bulmuştu. Sol ve Sosyalist Hareket de gelişme eğilimindeydi. Bunlar bir arada düşünüldüğünde; Türkiye’de yaşayan halklar ve sosyal kesimlerin eşitlik, özgürlük arayışları ciddi bir devrimci potansiyel taşıyordu. Zaten genelde kapitalist sistemin yaşadığı yapısal kriz de bu örgütlenme ve taleplerin, devrimci sonuçlara yol açmasına zemin sunuyordu. İşte bu noktada dünya sistemi, 2000’li yılların başında AKP’nin kuruluş ve kurumlaşmasıyla Türkiye’ye müdahale etti. Amaç, AKP eliyle hem bu potansiyeli dejenere etmek hem de ezmekti.
Bu müdahale yapıldığında Türkiye’de 70 yıllık Kemalizmin temel taşları yerinden oynatıldı. Bu durum, Refah Partisi’nin içerisinden çıkan grubun liberalize edilerek, kapitalizme eklemlenmesiyle gerçekleştirildi. Bunlar, Kemalizmin bazı kanatlarıyla uzlaştırıldı; Türkiye’de milliyetçi ve dinci bir iktidar oluşturuldu.
Başta Kürtlere ne olacağı çok belli değildi. Önderliğe yapılan uluslararası komployu dikkate aldığımızda, Kürtlerin de Önderlik ve PKK’nin tasfiyesi temelinde böyle bir düzene entegre edilmek istendiğini söylemek yanlış olmaz. Kürtler de bazı ufak tefek kültürel haklar temelinde böyle bir sistemin içine dâhil edilmek istendi.
İşte AKP, dünya sisteminin krizden çıkmak için Ortadoğu’ya yaptığı müdahalenin Türkiye boyutunu ifade ediyor. Bu başarılırsa bir bölge modeli olarak ortaya çıkacak diye hesaplandı.
Ortadoğu’ya yapılan müdahale biçimlerinin adeta iki ekolü vardır.
Müdahale biçimlerini iki kategoride mi değerlendiriyorsunuz?
Evet, şöyle izah edeyim;
* Irak üzerinden Saddam’a yapılan müdahale, bir ekoldür. Bu, bir gücü doğrudan karşıya alarak onu ortadan kaldırmayı hedefler. Ortadoğu’da bu kategoriye giren güçler vardır.
* Bir de Türkiye gibi ülkelere yapılan ikinci bir müdahale ekolü vardır. Burada yöntem; hedef ülke rejimini yıkmak yerine, onu çeşitli siyasi, diplomatik, ekonomik, kısmen de askeri araçlarla sistemin hedefleriyle uyumlu hale getirmektir. Tunus, Mısır ve Türkiye’ye müdahaleler bu kategoridedir.
Bu ikisi de devam ediyor mu?
Mevcut durumda Ortadoğu’ya her iki tarzda da müdahaleler sürüyor. Her iki tarzda müdahalenin tipik olduğu kadar, en kritik iki örneği Türkiye ve İran’dır.
AKP ne zamandan beri ABD şahsında bu sistemler sorun yaşamaya başladı?
Şunu anlamak gerekiyor; Türkiye-ABD çelişkisi büyük oranda eğit-donat projesiyle içine girmiş olduğu ittifakların çatlaması ve sonuçsuz kalmasıyla başladı. Özellikle Erdoğan’ın, ortaya çıkmış yeni birtakım imkânlar üzerinden, daha çok Ortadoğu’da egemen olma saplantısıyla hareket etmesi, giderek çelişkilerin başlamasına neden oldu. Bir ara Türkiye model olarak görülürdü. İran’daki ayaklanmalar, Körfez’deki ayaklanmalar, Kuzey Afrika’daki ayaklanmalarda, ‘Türkiye modeli’ üzerinde tartışmalar vardı. Bu ‘model’ kavramı, İslami söylemlerle birleştiğinde güçlü bir taban ortaya çıkıyordu. Erdoğan, Ortadoğu gerçeğine aykırı bir biçimde bu popülist gelişmeler üzerine oturttuğu yeni Osmanlıcılık siyasetiyle tam bir savrulma yaşadı. İşte bununla birlikte çelişkiler ortaya çıkmaya başladı ve giderek krizin derinleşmesiyle birlikte kopuş noktasına gelindi.
Gerçekten de Amerika Türkiye’den ne istiyor, pazarlık konusu olan nedir?
Türkiye ve ABD’nin, karşılıklı olarak birbirlerinden istekleri uzlaşmaz çelişkileri oluşturmaktadır. Eğer ABD, Türkiye’nin taleplerini kabul ederse kendi Ortadoğu politikalarından vazgeçmek zorunda kalır. Çünkü Türkiye, ABD’den, Ortadoğu’daki statükonun korunmasını, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesini istemektedir. Bunun anlamı şudur: İran’a dokunulmayacak, Suriye eski haline döndürülecek, Ortadoğu’daki kısmi değişimde büyük bedeller vererek rol oynayan Kürtler tasfiye edilecek. ABD, bunları kabul ettiğinde, Türkiye’nin basit bir aracı haline gelmiş olacak. Oysa hegemon ve bölgeye müdahale eden güç ABD’dir.
ABD ise Türkiye’den kendi politikalarıyla uyumlu olmasını istemektedir. Bunun anlamı; İran, Rusya ve Suriye konularında ABD politikalarına paralellik arz eden politikalar oluşturmaktır. Bu noktada Türkiye, ‘benim beka sorunum, varlık sorunum var’ diyor.
Neymiş Türkiye’nin beka ve varlık sorunu?
Yalnız Erdoğan böyle konuşsa bunun bir propaganda olduğunu söyleyebiliriz. Ama bakıyoruz Türkiye’de birçok siyasal parti MHP’sinden BBP’sine, İYİ Partisi’nden CHP’si ve Vatan Partisi’ne kadar bir beka sorunu tutturmuşlar gidiyorlar. Birbirlerine çok karşıt olmalarına rağmen ‘beka sorunundan’ dolayı yan yana gelebiliyorlar. Eğer rahip Brunson olayıysa bu olay bir beka sorunu değil. Öncelikle Amerika bir rahibin bırakılması için bu kadar kriz yaratır mı? İkinci olarak Türkiye, Amerika’dan gelebilecek olan bütün saldırılara karşı rahibi vermemek temelinde bir direnmeyi esas alabilir mi? Eğer bu olursa aptallık olur. Sorunun ve taleplerin böyle basit olmadığı besbelli.
Krizin şu boyutu da var; Türkiye, Rusya ve İran’la ABD ve Batı karşıtı bir ilişkiye girdi ve bu ilişkileri bir şantaj gibi kullandı. Fakat başlangıçta, şantaj amacıyla içerisine girilen ilişkiler pozitif bir biçimde sonuç vermeyince Türkiye, bundan sonuç almak için ilişkileri daha da derinleştirdi. Sonuçta, burada da geri dönüşü kendisine maliyet çıkarabilecek bir noktaya geldi. Onun için gelinen aşamada, ne Rusya-İran ilişkisinden kolayca ve bedelsiz ricat edebiliyor ne de kolaylıkla ve güvenle müttefiki ABD ve AB ile ortaklık kurabiliyor. Yaralı bir biçimdedir ve her gün kan kaybediyor. Türkiye’nin yaralarını sarmak ne ABD’nin ne de Rusya ve İran’ın işine geliyor. Türkiye’nin kendi kendine yaralarını saracak bir zihniyet, feraset ve siyaseti de bulunmuyor.
Tüm düzen partilerinin anti-emperyalist söylemleri kullanması krizden çıkışın bir yöntemi olarak mı görüyorlar?
Türkiye’nin siyasal yapısının içe yönelik, bir de dışa yönelik bir politikası var. Türkiye’nin sadece dışa yönelik politikasından bile yola çıkılsa bunun anti-emperyalist olduğunu düşünmek çok saf bir yaklaşım olur. Bir sefer Erdoğan’ın ortaya çıkıp parti kurmasının sorgulanması gerekir. Yani hangi gelenekten geliyor? O geleneğe ihanet temelinde içine girmiş olduğu ilişkiler bağlamında bakıldığı zaman, mevcut çizginin öncelikle anti-emperyalist olması mümkün değildir. İkinci olarak; gerek kapitalizme teslim olmuş boyutuyla gerekse de siyasal dincilik konusundaki çizgisi itibariyle demokratik olması mümkün değildir. Zaten bunu parti yapıp iktidara getiren de emperyalizmin kendisidir. Yani anti-emperyalist olması mümkün değildir.
Neden 2010-2011-2012’ye kadar anti-emperyalist değillerdi? Dincilik-milliyetçilik adı altında, toplumun gücünü arkasına alarak bunlara karşı bir tutum ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu onların anti-emperyalist olduğu anlamına gelmiyor. Zaten dincilik ve milliyetçiliğin kendisi emperyalizmin araçlarıdır.
Bir yanıyla Avrupa ve Amerika ile çıkar çelişkisi-çatışması içerisinde kendisini anti-emperyalist göstermenin tutumu içindeyken, diğer tarafta ilişki kurduğu güçler ilişkilerini stratejik düzeyde birleştirmek istediği güçler de emperyalisttirler. Avrasya’dan bahsediyor, Avrasya’yı meydana getiren güçlerin Avrupa’dan çok farklı bir yanı yok ki. Dünya kapitalist sistemi açısından çok farklı bir anlam taşımıyorlar. Eğer Amerika emperyalistse herhalde Rusya sosyalist değil, Çin sosyalist değil.
Türkiye, emperyalizme karşı değildir ve emperyalist sistemin kendi içindeki çelişkilerinde de iki güç arasında gidip gelen bir taraf durumundadır. Bir yanda kuruluşundan beri bağlı olduğu ABD-AB vardır. Diğer yandan ise birtakım güçlerle yeni gelişmekte olan ilişkileri vardır. Şimdi bunların arasındaki çelişkileri kullanarak varlık bulmak istiyor.
ABD veya AB’den kopması mümkün mü?
Geleneksel olarak bağlı olduğu AB’den ya da Amerika’dan kopması çok zordur. Şu anda onlara şantaj olarak kullandığı güçlerle ilişkisini sürdürmesi de onların topluluğuna girmesi de bir o kadar zordur. Bunların hem ekonomik, siyasi olarak Türkiye’yi besleyecek potansiyelleri zayıftır hem de tarihsel nedenlerden dolayı burada kendisini ifade etmesi çok zordur. Fakat bu durumu içerisine girdiği çıkmazda kullanmaya çalışıyor.
Türkiye ile ABD arasındaki kriz ciddi mi?
Türkiye ve Amerika arasındaki kriz çok ciddidir. Bu öyle sıradan bir kriz değil. Dünya sistemi ve Ortadoğu kriziyle bağlantılıdır. Bu noktada Türkiye, ya oluşan yeni dünya sisteminin eskide olduğu gibi güvenilir bir parçası haline getirilecek ya da bu konuda çok ciddi krizlerle karşı karşıya kalacaktır. Yaşanan tamı tamına budur. Onun için de son rahip krizi aslında dikkat edilirse olayın boyutlarını çok çok aşan bir düzey kazandı. Türkiye’ye şimdiye kadar yapılmayan bir düzeyde müdahale yapılıyor. Çok ciddi bir ekonomik müdahale var. Sadece ekonomik müdahale de değil. Onu çok aşan bir müdahale var. Eskiden de Türkiye’ye bir biçimiyle müdahaleler yapılıyordu ama hiçbir zaman bu kadar net bir tutuma dönüşmedi. İşte Türkiye’ye uygulanan ekonomik ambargolar, liranın dolar karşısında sürekli değer kaybetmesi bu çerçevededir. Piyasalara sürekli para pompaladıkları halde krize çözüm olamıyorlar. Ticaret, gümrük birçok alanda ambargolar peş peşe gelişiyor. Bu ambargolar kendisini rahibin bırakılıp bırakılmayacağına kilitlemiştir. Aklıselim olan herkes bilir ki bir rahibin fiyatı bu kadar değil. Rahip şu anda bir gerekçe olarak Türkiye-Amerika ilişkilerinde ortadadır. Sorun çok köklüdür.
Türkiye’nin dünya sisteminde nasıl yer alması gerektiğiyle ilgili bir dayatma ve Türkiye’nin karşı dayatması.
Türkiye’nin dayatması nedir?
Türkiye, kendi geçmişindeki gibi ulus-devlet sisteminin kendisini her alanda güvenceye almasını istiyor. Mesela demokratikleşme sorunu, etnik topluluklar sorunu, dinsel sorunlar ve Kürt sorunu gibi birçok sorunu olmasına rağmen sistemin kendisini ayakta tutmasını istiyor.
AKP, kendisini, dolayısıyla Ortadoğu’yu değişimden muaf tutmasını; bununla birlikte Ortadoğu’da hegemonik bir güç olmak istiyor. Bunu dayatıyor da. Kapitalist modernitenin Ortadoğu’da böylesi bir projesi yok. Tek bir ülkenin bu şekliyle bu isteklerinin kabul edildiği bir dünya ya da Ortadoğu zaten mümkün değildir. Krizin esas nedeni budur. O zaman Türkiye’ye değişim dayatılıyor. Türkiye bu değişim noktasına gelmiyor. Bunu Suriye ve daha önceki pratiklerinde gördük. Çelişki burada çok net ortaya çıktı. Türkiye tamamen faşist bir iktidar haline geldi. Kürt düşmanlığı temel bir siyaset oldu. Kürt düşmanlığının temel siyasetinde pirim bulabileceği güçlerle ilişkileri de kendisinin uluslararası ve bölgesel siyasetinin odağı haline getirdi. Bu, kendisini daha çok Rusya ve İran’la ifade ediyor. Ama Batı blokuyla temel sorunu da bu oluyor.
Mevcut krize karşın Türk iktidarı ne yapıyor?
İçeride değişik argümanları kullanarak toplum üzerinde bir hegemonya kuruyor. Yani bir yandan baskı, zor ve şiddetle askeri bir hegemonya kurarken, diğer taraftan milliyetçi-dinci algılarla toplumda şovenist bir dalga yaratıyor. Dışarıdaki politikaları iflas ettikçe, iktidarının yıkılmaması için yaşananları beka ve varlık sorunu haline getirip toplumda bir algı oluşturuyor. Bu algıyla iktidarını ayakta tutuyor.
Bu sadece AKP veya Erdoğan politikası mı?
Yarattığı algıyı sadece bir AKP-Erdoğan politikası biçiminde ele almamak gerekiyor. Bu Türkiye’nin devlet politikasıdır. AKP ve Erdoğan’ı aşan bir devlet sistemi, bir devlet yaklaşımıdır. Bu başından belki 2010’lara kadar tartışma götürür bir durumdu. Ama 2011-2012’den sonra gelişenler bir devlet politikasıdır.
Seçimlerde Erdoğan gitsin de ne olursa olsun diyenler siyaseti yanlış mı okuyordu?
AKP yıkılsa Erdoğan gitse değişecek mi? Değişmeyecek. Ortada bir devlet sorunu vardır. Bakın seçim öncesi Erdoğan’ın gitmesi herkes için temel bir sorundu. Öyle gibi görünüyordu, ama aslında öyle değildi. Devlet, Erdoğan’la yola devam etmeye karar vermişti. Bu nedenle seçim öncesi oluşturulan atmosfer, objektif olarak Erdoğan’ın pozisyonunu güçlendirdi.
Sanki Erdoğan giderse Türkiye’de sorunlar çözülecek, Erdoğan’ın yenilgisi bütün sorunları çözüyormuş gibi algılandı. Oysa Millet İttifakı’nda yer alan partilerin, zihniyet ve siyaset olarak, Erdoğan’dan çok farklı bir şeyi temsil etmedikleri sorgulanmadı. Onlar da aynı milliyetçi ve devletçi siyaseti yürüttüler. Erdoğan, Kürtlere saldırdı, bunların hepsi, hazır kıta onun arkasında durdular. Rus uçağını düşürdü, hepsi, yurttan sesler korosu gibi onun attığı naraları tekrarladılar. Sonra dönüp Rusya’dan özür diledi, HDP dışındaki bütün partiler, Putin’in eteğini öpmek için sıraya dizildiler.
Yarın devam edecek…