Türk devletinin Kürdistan’da işlediği vahşi cinayetleri “Min Dît” isimli film ile beyaz perdeye taşıyarak isminden söz ettiren Kürt yönetmen Miraz Bezar’ın, son kısa filmi “Nicht Zu Früh Nicht Zu Spât”  300  film arasında Almanya Sinema Birliği tarafından seçilerek, 68’nci Uluslararası Cannes Film Festivali’nde gösterilecek filmler arasında yerini aldı. Cannes’da bulunan Bezar, şu anda yeni projeler üzerinde çalıştığını belirterek, Kürt yönetmenlerinin film yapmakta zorlandıklarını söyledi. Kürt yönetmen Miraz Bezar ile Cannes’da Kürt sinemasının içerisinde bulunduğu durumu ve projelerini konuştuk. 

 

‘Min Dît’ filminden sonra uzun bir dönem sessiz kaldınız. Kısa film yapma gereği nereden çıktı, filminizden söz edebilir misiniz?

“Min Dit”ten sonra Berlin Ballhaus Tiyatrosu’nda uzun bir zaman tiyatro ile uğraştım. Bunlarla birlikte 3 uzun metrajlı projem var onlar üzerinde çalıştım. Böylesi bir durumda şu anda yaptığım kısa film önerisi geldi. Benim eski okulumda iki genç, yazdıkları bir senaryoya yönetmenlik yapmamı istediler. Bende ilginç buldum tekrar sete dönüş için kabul ettim.

8 dakikalık bu kısa filmim “Nicht Zu Früh Nicht Zu Spât” bir çocuk filmi. Gerçek ile fantazi dünyası arasında sıkışmış, o gerçeği göremeyen iki çocuğun hikayesini anlatıyor. Çocuklar büyüyüp, ergenliğe doğru adım attıkça fantazi dünyaları kayboluyor, gerçek dünyayla tanışıyorlar. Burada da bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. 

 

Yeni projelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

1’ncisi, geçtiğimiz yıllarda Almanya’da yapılan göçmen cinayetleri, 2’ncisi  de ASALA’yı anlatan bir film. 3’ncüsüyse yazar Hasan Bildirici’nin “Dönüşü Olmayan Yol” isimli romanı üzerinde çalışıyorum. Birincisi yani Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün cinayetleri çok uzun zamanı mı aldı. 1,5 yıldır araştırıyorum. Senaryo hazır, sadece iyi bir yapımcı bulup çekmem gerek. Ama şu anda Almanya’da bunu yapmak çok zor. Çünkü bu işin ucu istihbarat örgütlerine, derin devlete kadar dayanıyor. 

 

Almanya’daki gerçekleşen bu cinayetlerde derin devletinin parmağının olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Benim yaptığım araştırmalarda Türkiye‘de derin devletin yaptığı cinayetlerin bir benzeri burada da yapıldığı yönünde. Hemen bütün bu cinayetlerin etrafında Almanya iç istihbarat ajanlarının içinde olduğu insanların bildirdiği ortaya çıktı. Hatta NSU çetesinin ortaya çıktıktan sonra istihbarat dairesinde tatil gününde bu kişilerle olan bütün dosyaların yok edildiği tespit edildi. Sistem olarak İtalya ve Türkiye’de yaşananların aynısıdır. Neden göçmenler sorusunun da cevabını bilmiyoruz.


 Böylesi bir projeye girişmeniz riskli değil mi?

Şu anda birçok sinemacı bununla ilgileniyor. Zaten zorlanmanın bir nedeni de bu, aslında. Benim için kişisel bir risk yok.  Ben bilinmeyenleri söylemiyorum, her şey açık ve biliniyor. Sadece bu keskinlikte ve yöntemde söyleyen yok. Oda benim Kürt ve göçmen olmamdan kaynaklanıyor sanırım. “Min Dît” te de yaptığım gibi. Ben sinema yapamadığım zaman risk oluyor. Benim yaptıklarımdan insanlar rahatsız oluyor. Türkiye’de de bu böyle, Almanya’da da. Onun için benim sinemam biraz yavaş gelişiyor.


 Diğer hikayeler...

Nuran David Çalış ile birlikte ASALA’yı işliyoruz. Bir Alman prodüksiyonuyla birlikte yapıyoruz. Çünkü ASALA dönemi işlenmedi, hemen hemen hiç anlatılmadı. Onun için oldukça ilginç bir hikaye. Onunla birlikte yazar Hasan Bildirici’nin ‘Dönüşü olmayan yol’ romanını senaryolaştırıyorum. Oda önümüzdeki dönemde prodüksiyon aşamasına gelir.

 

 Son yıllarda çok sayıda Kürt filmi yapılmasına rağmen dışarıya açılamıyor. Bunun nedeni nedir sizce?

Belki bu yapılan filmler, uluslararası arenada yoklar ama  çok sayıda film yapılıyor. Eğer bir sinemacı film yapıyorsa bu bir başarıdır. Hele yapacağı bir film diğerini tetikliyorsa. Bir sinemanın gelişimi için önemli bir faktör. Ama arkamızda bir devletin, kültür bakanlığın olmaması tabi bizim daha fazla çıkış yapmamızı engelliyor. Bir bakımda ben Almanya’da, bazı arkadaşlar, Fransa, Norveç, Belçika diğerleri Türkiye’de para bulmakta zorlanıyoruz, yavaşlatıyor. Yada yaptıkları başka ülkelerin sineması olarak geçiyor. Bire bir filmi yapıp dışarıya sunduğunuz zaman bir Alman ile yada başka biriyle aynı imkana sahip olamıyorsunuz. Herkes kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu biraz bizim neslin sorunu. Kürtlerin yaşadığı Türkiye gibi ülkeler biraz demokratikleşirse, Kürt yönetmenler daha özgür ve rahat kendi hikayelerini anlatırlar. Kürtçe piyasa filmlerini bile yaparlar.

 

Türkiye’de 25 milyon Kürt yaşıyor. Bunlar vergilerini ödüyor ve bu ülkenin vatandaşı. Bütün bunlara karşılık Türkiye Kültür Bakanlığının Kürt sinemasını desteklemesi gerekmiyor mu?  İspanya bu konuda iyi bir örnek. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yerinde bir tespit ve öyle olması gerekiyor. Ama Türkiye eli ayağı düzgün bir ülke değil. Eğer olsaydı diğer diller için yapılan filmlere destek sunulurdu. Sadece Kürtçe değil diğer diller için de özel bir bütçe ayrılmalı. Türkiye’de ciddi bir Kürt yönetmen ve sinemacı potansiyeli oluşmuş. Amed merkezli bir  çok sinema derneği kurulmuş. .Türkiye çok şoven bir ülke. Kürt dilini hala kabul etmiş değil. Belki teoride kabul ettiğini söylüyor ama  yaşamda hala Kürtçe yasak. Kültür Bakanlığı olmak üzere bütün bakanlıklarda bu zihniyet var. Her şeyden önce bu zihniyetin değişmesi gerekiyor. Buradaki mesele sadece Kürt sinemacıların meselesi değil. 30 yıllık Kürt sorunun çözülme meselesidir. Dil meselesi bile çözülmemişken, Kürt sinemasının sorunu nasıl çözülür ve desteklenir.


ALİ GÜLER/ANF/CANNES