Amerika’dan Bakış


AKP Hükümeti'nin Esad’ı devirme ve Kürt özerkliğini engelleme ekseninde kemikleşen Suriye politikası geçtiğimiz hafta bir kriz daha yaşadı. Bir süredir, Türk hükümetinin yatırım yaptığı cihatçı grupların sahada istenen varlığı gösterememesi, Rusya'dan Esad’a gelen açık askeri destek, Suriye Kürtlerinin ABD'nin de desteğiyle kurumsallaşmayı başarmaları ve ABD’nin Rusya’nın tezleriyle yakınlaşması gibi sebeplerle Türk dış politikası Suriye’de tıkanmış gibi gözüküyordu. Bunun sonucu olarak hem Türk hem de uluslararası kamuoyunda "Türkiye'nin Suriye politikası iflas etti" algısı güçlendi. Hükümete yakın çevrelerde son zamanlarda 'daha aktif ve güce dayalı' bir Suriye politikası izlenmesi, aksi halde trenin kaçacağı yönünde sesler yükselmeye başlamıştı. Erdoğan ve danışmanları sarsıntı halindeki mevcut politikadan dönmenin maliyetinin, bu politikayı sürdürmenin riskinden fazla olduğuna kanaat getirmiş olmalılar ki stratejiyi değiştirmek şöyle dursun, mevcut çizgide vites arttırmaya karar verdiler.


Peki neden şimdi?

Son aylarda peşpeşe yaşanan göçmen krizi, Suriye’ye doğrudan Rus müdahalesi ve Paris Katliamı, Erdoğan ve ekibini acil harekete geçmeye zorlayan iki önemli sonuç doğurdu.

Bunlardan birincisi Paris, Washington DC ve Moskova arasında oluşmakta olan Suriye’de politik çözüme yönelik bir ortaklık arayışı. Henüz erken aşamada da olsa Türkiye'nin politikasıyla çelişen bir ittifak oluşmaya başladı ve Paris saldırısı bu süreci hızlandırdı. ABD, Rusya ve Avrupa’nın üzerinde anlaştığı bir çözüm AKP Hükümetinin tezlerini devre dışı bırakma potansiyeli taşıyor.

İkinci önemli sonuç ise Rusya’nın İslamcı terör örgütlerine yönelik artan müdahalelerin Türkiye'nin Suriye'deki yatırımlarını tehdit eder noktaya varması. Her ne kadar Rus devleti uluslararası alanda ‘IŞİD'le mücadele ediyoruz' propagandası yürütse de Suriye içinde öncelikli hedeflerinin Ahrar el Şam ve Fetih Ordusu gibi IŞİD’den bağımsız hareket eden ve El Kaide uzantısı unsurları da barındıran İslamcı terör örgütleri olduğu bir gerçek. Bu durum, Rusya’nın IŞİD’i tehdit görmemesi veya başka karmaşık hesaplardan değil Lazkiye ve Halep gibi stratejik yerlerde bu örgütlerin IŞİD’den daha etkili olmaları gibi son derece pratik bir sebepten kaynaklanıyor.

Rusya artan bir şiddetle bu örgütlerin karargahlarını, ikmal güzergahlarını ve ekonomik kaynaklarını bombalıyor. İslamcı terörü Esad rejiminden daha tehlikeli gördüğünü defalarca ifade eden ABD Rusya’nın önünü kesmeye hevesli değil. AKP Hükümeti Suriye İç Savaşı başladığından beri değişik isimler altında kendini vareden bu cihadist grupların hamiliğini üstleniyor. Hükümet sözcülerinin ‘Bayırbucak Türkmenlerini koruma’ iddiası müdahalenin iç politikada meşruiyetini artırmak için ortaya atılmış bir iddia. Türkiye’nin Türkmenleri silahlandırmaya çalıştığı ve hamiliğini üstlendiği doğru. Rusya'nın Türkmenlerin de yaşadığı bölgelerdeki askeri hareketliliği de. Ancak Rusya’nın Türkmenleri bir etnik grup olarak hedeflemediği ortada. Mesele, Esad rejimine karşı Türkiye ve Katar gibi ülkelerin desteğiyle örgütlendirilen ve Türkiye’yi bir cephe gerisi gibi gören terörist şebekenin dağıtılması. AKP Hükümeti bu gelişmeye seyirci kaldığı ölçüde bölgedeki hamilik iddiasını yitirme riskiyle karşı karşıya kalacaktı.

Kısacası, Türk hükümetinin Rus uçağını düşürerek tırmandırdığı kriz hem Türkiye’nin rolünü marjinalleştirecek bir uluslarası ittifakın gelişmesine çomak sokulması, hem de Suriye içindeki Türk ‘asset’lerinin korunması amaçlarına hizmet ediyor.


Türk hükümetinin Rusya'nın sert bir karşılığından çekinmesi gerekmez mi?

Şüphesiz ki, bağrı açık maço pozları, nüfuz alanında saydığı ülkelere sert müdahaleleri, kavgacı retoriği ve global ölçekli yandaş medyası ile Putin kimsenin karşısına almak istemeyeceği güçlü bir lider görüntüsü çiziyor. Ancak Rusya'nın gücünün sınırlarına gerçekçi yaklaşmakta fayda var: Putin'in arkasında doğal gaz gelirine dayalı, katma değer üretimi düşük, yaptırımlarla iyice sıkıntıya girmiş bir ekonomi, 7 yıl önce başlattığı kapsamlı modernizasyon çabalarına rağmen hala büyük ölçüde eskimiş Sovyet askeri altyapısına dayalı ordusu ve fırsatçı dış politika çizgisine rağmen uluslararası alanda AKP'ye benzer bir 'değerli yalnızlık' yaşayan kırılgan bir Rusya var. Rusya elbette zamana yayarak, asimetrik biçimlerde misilleme yapacaktır – ki devreye sokulan ekonomik yaptırımlar ve fiili olarak Suriye’nin Kuzeyindeki hava sahasını Rus denetimine alan askeri önlemler bunun ilk etaptaki örnekleri. Ancak Putin'in sert retoriği ve ağır suçlamalarına denk düşen şiddette bir tırmanışı göze alması zor gözüküyor.

Saydığım faktörler hesaba katıldığında ilk bakışta ne kadar çılgınca gözükse de Türk hükümetinin bu müdahalesinin ardında iyi hesaplanmış bir politik rasyonel var.


Bu yeni Suriye politikası nereye varır?

Kısa cevap: Eskisi nereye vardıysa oraya. Yani istenen sonuçları elde edemeden Türkiye, Suriye iç savaşının, Suriye iç savaşı da Türkiye’nin içine çekilmeye devam edecek. Orta vadede uluslararası politikada gittikçe ‘bağımsız’ bir karakter kazanan Türkiye'nin fiilen NATO güvenlik şemsiyesinin dışına sürüklenmesi mümkün gözüküyor. Kısa vadede ise emrivaki sınır ihlalleri, YPG’ye yönelik doğrudan veya cihadçı gruplar aracılığıyla provokasyonlar ve nihai olarak Rojava’ya yönelik bir askeri müdahale olasılık dahilinde.