Erdoğan’ın ırkçı söylemleri, yasakçı ve toplumun farklı kesimlerini aşağılayıcı tavrının Türkiye’nin başına bela açacağı belliydi. ‘Tek lider, tek bayrak, tek dil, tek din, tek ırk. Nazizmin esaslarıyla pek farksız. Çoğulcu demokrasinin esas alındığı bu çağda bu söylemler, tehditkar bir üslubun ve polisiye-militarist uygulamaların karşılık bulacağı belliydi. Taksim direnişçilerinin dağılacağını fırsat bilip saldırarak güya buradan bir zafer çıkarmak fena halde ters tepti.

Cenevre sözleşmesiyle savaşların sınırsız vahşetlerine birtakım kurallar getirildi. Taksim direnişiyle halka pervasız saldırı bir kez daha toplumsal gösterilerde ve savaşlarda ki tutumun insan vicdanına uygun minimum bir ahlakının olduğunu hatırlattı ve tartıştırdı. Sivillere, özellikle ihtiyar ve çocuklara dokunulmaz. Kürdistan’da 30 yıl süren savaşta hiç bir insani kural ve ahlak gözetilmedi. Yakalanan savaş esirlerinin uzuvları kesildi. Halkı sindirmek için esir düşen gerillalar panzerlerle ezilir ya da sağ olarak helikopterlerden atılırdı ve toplu mezarlar… İktidarın tutukladığı hiç bir general Kürdistan’da ki 17 bin faili belli cinayetten ya da yakılıp yıkılan binlerce köyden ötürü yargılanmıyor, sadece devletin tüm kurumlarını ele geçirmek içindi.
Taksim olaylarıyla Türk kamuoyu devletin sınır tanımaz şiddetini ve oyunlarına bir kez daha şahit oldu. Devletin bu denli hukuk dışına çıkarak sivil halka saldırmasına inanmayanlar gördü ve yaşadı. Devletten bunu beklemeyen çoğunluktaydı, ancak biz biliyorduk. Bu devletin hiçbir zaman hukuk devleti olma gibi bir çabası olmadığı gibi demokratik değerler geleneğine de sahip olamadı. Bu saldırıları devletten beklemeyenler bu devleti tanımıyordu ancak biz bu ceberrut devleti iyi tanıyorduk.  
Geliye Zilan’da, Ağrı Dağı katliamında, Dersim’de, 33 Kurşun’da 1 Mayıs 1977 Taksim’i, Sivas’ı ve Roboskî’de ki vahşeti görüp yaşamıştık. Devletin otoritesini kanıtlamak için gerçek yüzünü göstererek hukuku ve anlaşmaları çiğneyeceğini  biliyorduk. Roboskî’de katliam olunca Taksim’de, Kızılay’da insanlık ve dayanışma adına birtakım protestolar yapılamaz mıydı? Devlet vahşetinde öyle pervasızlaştı ki Roboskî’de bombardıman sonucu yaşamını yitirenlerin ailelerine sınır ihlali yaptıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı.
Taksim’de başlayan olaylar muhteşem bir halk hareketiydi ve Kürtler de içinde yer aldılar. Türk devlet geleneğinin aklı ve refleksleri şiddetin dışında uygar, makul, hümanist bir çözüm için çalışmıyor. Bu ceberut iktidar halka ve halkın değerlerine saygısızdır. 3. Köprü’ye Kürt ve Alevi kıyımcısının adını vermek ciddi bir zulüm, hem de bu insanların vergisyle. Osmanlı’da oyunlar bitmez, lakin oyunlarla insanlık ve huzurda gelmez.
Beyoğlu’un da 6-7 Eylül olaylarında bu zihniyet gayri Müslimlerin işyeri ve evlerini yağmalamıştı, ancak tarih hep böyle tekerrür etmeyecektir. Eşitliğin gerçek demokrasinin olduğu yerde huzur olur, zulmün olduğu yerde kaos kaçınılmazdır
O pırıl pırıl bilinçli gençlerin masumane talepleri saygıyla karşılansaydı, bu kaos yaşanmamış olacaktı. Bu başkaldırının birçok dimansiyonu ortaya çıktı; esprilerinden, ironilerinden zeka fışkırıyor. Gezi Parkı oturma günleri boyunca etkinliklerinden tiyatro, klip, sinema vs. birçok sanat eseri çıkar. Kimsenin askeri olmadıklarını söylemeleri de statükoculuktan uzak oldukları gösteriyordu. Dikta rejimleri askeri ya da polisiye güçlerine güvenirler, oysa hiç bir güç uyanan bilinçli bir halkı esaret altında tutamaz.
Olaylar devam ederken müzakere ve çözüm ortamının yaratılması için gerillalar geri çekilişlerini en samimi biçimiyle sürdürüyor, fakat henüz söylem düzeyin de de olsa hükümetten  samimi bir tavır görülmedi. Bir Tv kanalında Başbakanın danışmanı Y.Akdoğan, “Atılacak adımın eve dönüş yasasının genişletilmesi olacak” diyor. Bu ciddiyetsiz yaklaşıma AKP kurmaylarından tepki gelmemesi dikkat çekicidir. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar çözüm sürecinden kaçamayacakları kesindir. Kürdistan davası dört parçadan oluşan bir bütündür. Özgürleşen ya da aşırı saldırılara marüz kalan her parça diğer parçaları ilgilendirir ve etkiler.
Suriye’deki iç savaş aynı zamanda uluslararası güçlerin bölgesel hegemonya savaşıdır. Kürtlerin kentlerini kontrol etmeleri Türkiye’nin Suriye politikasını dumura uğratmıştır. Kandil’in bilgileri dahilinde Rusya ve ABD tarafından organize edilen ikinci Cenevre Konferansı’nın bu ay içinde yapılması bekleniyordu. Ancak Temmuz’a sarkması kuvvetle muhtemel görünüyor. Bu konferansa Kürtlerin dahil edilmesi büyük bir önem arz ediyor. Kürt hareketi çözüm şartlarının olgunlaştığının bilinciyle Kürdistan, Türkiye ve Avrupa’da geniş katılımlı birçok konferans organize ediyor. Ankara’da ve Diyarbakır’da yapılan, Brüksel’de de yapılması planlanan konferansa, Kürt kurumlarının sürece hazırlık ve bilgilendirme çalışmalarıyla hazırlanıyorlar.

dere@bluewin.ch