Türkiye'nin hamaseti ve sınırları
Dünya Haberleri —

Erdoğan/foto:AFP
- Söz bir şey, eylem başka bir şeydir. Erdoğan’ın İsrail’e karşı düzenli olarak sert çıkışlarda bulunması ayrı, işgal tehdidinden bahsetmesi ise bambaşka bir şey.
- Yeteneği ima eden, ancak taahhütte bulunmayan tehditkar dil. Erdoğan’ın hedef kitlesinde puan kazandıracak kadar sert, geri adım atmaya da izin verecek kadar belirsiz.
* HERB KEINON-Çeviri:Yeni Özgür Politika
Türkiye’nin başlattığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ruh hali ile iç siyasi durumuna göre inip çıkan İsrail ile kelimelerle savaş, The Telegraph’ın Erdoğan’ın İsrail’i işgal etmekle tehdit ettiğini iddia eden haberinin yayımlanmasıyla kontrolden çıkma riski taşıdı.
Haberdeki tek sorun, tehdidin (en azından henüz) gerçekleştirilmemiş olmasıydı. Habere göre Erdoğan, Türkiye’nin Lübnan’daki İsrail eylemleri nedeniyle askeri güç kullanabileceğini belirtmiş, Libya ve Dağlık Karabağ’daki geçmiş Türk müdahalelerine atıfta bulunarak “harekete geçmemek için hiçbir neden olmadığını” söylemişti. Daha sonra haberin, eski bir alıntıya dayandığı ortaya çıktı. Erdoğan’ın bu sözleri 2024’te Gazze bağlamında söylediği, mevcut Lübnan kriziyle ilgili olmadığı belirtiliyor. Ortadoğu’daki devam eden savaş göz önüne alındığında bu ayrım önemsiz değil, aksine hayati önem taşıyor. Eşit derecede anlamlı olan ise tepkisiydi.
Yalanlamaya gerek duymak
Türkiye Cumhurbaşkanlığına bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM), kısa sürede bir açıklama yayınlayarak Erdoğan’ın Türkiye’nin İsrail’i işgal edebileceğini ima ettiği iddialarını yalanladı. Açıklamada, “Bu paylaşımlardaki iddialar gerçekleri yansıtmamakta ve bölgesel istikrarı zedelemeyi amaçlayan anlatılar içermektedir” denilerek, “Türkiye’nin çabalarını ve insani duruşunu çarpıtmaya yönelik manipülatif içeriklere itibar edilmemesi gerektiği” savunuldu. Burada çarpıcı olan yalnızca yalanlama değil, böyle bir yalanlamanın gerekli görülmüş olmasıdır. Başbakan Benjamin Netanyahu’yu sık sık Hitler’e benzeten, İsrail’i “terör devleti” ve “soykırım yapan” ülke olarak nitelendiren Erdoğan’ın retorik açısından ölçülü olmadığı bilinir. Ancak bu sefer Türk hükümeti, hızla bir çizgi çekti. Açıklamada özetle “Söz başka, eylem başkadır” mesajı verildi. Erdoğan’ın İsrail’e karşı düzenli olarak ateş püskürmesi bir şeydir fakat işgal konuşması bambaşka bir kategoriye girer ve potansiyel sonuçları vardır.
Ankara açıkça risk gördü
Hükümetler genellikle tek bir medya haberine karşı bu tür birimleri harekete geçirip resmi açıklama yapmazlar; risk gördüklerinde yaparlar. Ankara, bu durumda açıkça risk gördü. Asıl risk, yanlış yorumlamanın tırmanmaya yol açmasıydı. Eğer Erdoğan’ın gerçek bir tehdit savurduğu algısı oluşsaydı İsrail bunu ciddiye alıp buna göre hareket edebilirdi. ABD dahil diğer ülkeler de tepki vermek zorunda kalabilirdi. Bu nedenle DMM'nin müdahalesi, yalnızca kaydı düzeltmekten ziyade, bir anlatının “politika” olarak algılanmasını önlemeye yönelikti.
Bu risk teorik değildi
Anlatı zaten yayılmaya başlamıştı. Nitekim Salı günü Israel Hayom gazetesi “Türkiye Gerçekten İsrail’i İşgal Edebilir mi?” başlıklı bir analiz yayımladı. Böyle bir sorunun sorulması bile gerçekler ne olursa olsun algıları şekillendirmeye başlar ve Türkiye’nin İran krizi bağlamında Pakistan ve Mısır’la birlikte arabulucu konumuna yerleşme çabasıyla çelişir.
Zamanlama da endişeleri artırdı. Haber, Türk mahkemesinin Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dahil 36 İsrailli hakkında “Sumud” Gazze filosuna yönelik deniz müdahalesi nedeniyle iddianame hazırlamasından birkaç gün sonra ortaya çıktı. Netanyahu, Katz ve Ben-Gvir iddianamelere sosyal medyadan sert tepki gösterdi. Netanyahu, Erdoğan’ı “teröristlere kucak açmak ve kendi Kürt vatandaşlarını katletmekle” suçladı. Katz, onu “kâğıttan kaplan” diye niteleyerek İran’ın Türkiye topraklarına füze atmasına karşılık veremediğini söyledi ve “sessizce oturup çenesini kapamasını” tavsiye etti. Ben-Gvir ise tüm incelikten uzak bir ifadeyle seslendi.
Ankara’nın tepkisi ise retorik çatışmayı daha da derinleştirdi. Türk Dışişleri Bakanlığı yayımladığı açıklamada Netanyahu’yu “zamanımızın Hitleri” olarak tanımladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pazartesi günü yaptığı açıklamada İsrail’in “düşmansız yaşayamadığını” ve şimdi de bu rolü Türkiye’ye biçmeye çalıştığını söyledi. Bu, Ankara’nın askeri niyet yorumlarını yumuşatma çabasına rağmen iki ülke arasındaki retorik sıcaklığın yükselmeye devam ettiğinin işaretiydi. Fidan’ın sözleri bir açıdan ironiktir; çünkü son yirmi yılda İsrail’i düşman olarak gösteren ve bunu hem Arap ve Müslüman dünyadaki itibarını yükseltmek hem de iç siyasette puan toplamak için kullanan asıl kişi Erdoğan’dır.
İnce ip üzerinde yürüyor
Tüm bunlar, The Telegraph’ın haberi yayımladığı zemin oluşturuyordu. Gazete daha sonra haberi yayından kaldırdı. Kıdemli bir editör X/Twitter’da alıntıların eski ya da muhtemelen uydurma olduğunu kabul ederek özür diledi.
Türkiye, uzun zamandır ince bir ip üzerinde yürüyor: Bir yandan İsrail’e karşı son derece sert retorik, diğer yandan doğrudan askeri angajmandan kaçınma. Bu retorik, Müslüman dünyasının bazı kesimlerinde itibar kazandırıyor, ancak İsrail’le doğrudan askeri çatışmaya dönüşmüyor.
Erdoğan’ın retoriğinin ima edilen eyleme yaklaşmasına ancak fiiliyata geçmemesine ilk kez rastlanmıyor. 2010’daki Mavi Marmara olayı sonrası Erdoğan, gelecekteki gemilere Türk donanma eskortu gönderilebileceğini söyleyerek denizde İsrail’e meydan okuma sinyali vermişti. O da uygulamaya geçmemişti.
Model tanıdık: Yeteneği ima eden, ancak taahhütte bulunmayan tehditkar dil. Erdoğan’ın hedef kitlesinde puan kazandıracak kadar sert, geri adım atmaya da izin verecek kadar belirsiz.
Sınırları netleştiriyor
Son yalanlamayla Ankara, retorikten vazgeçmekten ziyade onun sınırlarını netleştiriyor. Tüm o ateşli söyleme rağmen Türkiye, sözden eyleme geçme çizgisini aşmamaya özen gösterdi. Bu seferki endişe, çizginin bulanıklaşması, retoriklerin niyet olarak algılanması ve bu algının zaten alevler içindeki bölgeye yeni yakıt ekleyecek yanlış hesaplara yol açmasıydı. Üstelik Türkiye, tam da bu dönemde İran krizi için arabulucu rolü oynamak istiyor.
* Herb Keinon'un JP'deki yazısı çevrilerek düzenlendi.







