Dünya halkları şahittir ki, bunca soykırım ve katliamlara rağmen ne Ermeniler, ne Kürtler, ne Süryaniler, Rumlar, ne Alevi ya da Êzîdîler… Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti zulümlerinden geçmiş bunca mağdur halk, Türk halkıyla dostluğunu bozmamakta kararlılığını, ısrarını, inancını asla terk etmedi. Yakın tarihte Sivas’ta yakılan Alevi de, Roboskî’de Cizre’de, Nusaybin’de, Hakkari’de, Sur’da ve Kuzey Kürdistan’ın bütün diğer kentlerinde süt çocuklarından yaşlı analara kadar katledilen Kürtler de gözyaşlarını yüreğine akıtarak “barış” inadını sürdürdü.
Ne çare? Sömürgeci Türk Cumhuriyeti savaşta, zulümde ısrarında bir milim geri durmadı. Kimliksiz bir milliyetçilikle ısrar ederek katliamlar üzerinden sürdürdü sömürgeci sistemini. Ve ne yazık ki Batı’nın Türkleri Kürt’ün de, Ermeni’nin de, Asuri-Keldani ve Rum halklarının da sesini duymadı. Acısını paylaşmadı. Ve mağdurun dilinden ve hayalinden düşmeyen “Barış” sözcüğü, idam kararlarının altını süsleyen bir sultan mührü olarak kullanıldı zalimin fetvasında.
Ne çare?
Ve şimdi aynı sömürgeci zalim, Ortadoğu bütününü kapsayan bir işgal projesini başlatmış, yürümektedir. Suriye’ye girdi girecek, Musul’a gitti gidecek dedikodusunun sürdüğü anlarda zaten onlar Suriye’ye ve Musul’a girmişti çoktan. Irak ve Suriye’nin “toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu” sıkça söyleyen Türk devlet, hangi ülkenin sınırları içerisinde olursa olsun Kürt’ün ve Alevi’nin yaşadığı toprakları “kendisi için bir tehdit unsuru” olarak tanımlayıp, oralara saldırı hakkının varlığını açıkça savunmaktadır. Sadece Suriye’de değil, Irak’ta yaşanan durum bu faşist pervasızlığın ilanından başka bir şey değildir. Türkiye'nin Musul'a bağlı Başika'ya asker yerleştirmesi gerçekte bir işgal hareketinin başlatılmasından başka bir şey değildi. Irak yönetimi bu işgali görerek baştan beri Türkiye’nin Başika’daki askeri varlığına son vermesini istemekteydi. Irak Başbakanı Haydar El İbadi’nin, “Türkiye'nin Irak'ta asker bulundurmasının bölgesel bir savaşa yol açabileceği” saptaması, ABD tarafından da haklı bulunarak Türk Devleti uyarıldı. Buna rağmen Türk devleti Başika’dan çekilmelerinin, Musul operasyonuna katılmamalarının, buralardaki Kürt ve Alevi tehlikesinin varlığından dolayı, mümkün olmayacağını açıkladı. Yani tam bir rest!
Artık bölgede olabilecek dehşetin sorumlusu, sadece kendisine yakışanı tekrar eden sömürgeci faşist Türk devleti değil, başta Türk halkı olmak üzere, buna sessiz kalan bütün dünya, bütün insanlıktır. Hiçbir gerekçeyle gerekçelendirilemeyecek kadar açıktır ki, ne Türk halkının suskun büyük çoğunluğu ne de Avrupa’nın çıkarcı sistemleri ve görece yüksek olan yaşam standartlarının düşeceğinden korkan Avrupa halkları bu sorumluluğun dışında tutulamaz.
Çünkü barışta ısrarı sürdürerek özgürlük çağrısı yapan DAİŞ katillerine karşı destansı bir mücadele vererek, Ortadoğu’yu şer ülkeleri olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın işgalinden kurtaran YPG güçleri ve Kürdistan Özgürlük Hareketi ve ittifakları bize dünyaya ne yapılması gerektiğini açık olarak göstermişti: Direniş!
Bu nedenle Halkların Birleşik Devrimci Hareketi ve dost ittifak güçleri bedenleriyle çiçeklendirdiler o toprakları. Bu nedenle katledilen ya da kaybedilen devrimcilerin bir mezarı bile olmadı bu topraklarda.
Şimdi aynı şer devleti kendi topraklarında yaşayan halkların tepkilerinin gelişmesinden korkarak onları çağın gözünden ve sesinden mahrum etti: Basın ve yayın olanakları, özgür haber alma hakları bütünüyle gasp edildi. Yani bir halkın bütünüyle onursuz bir yaşama itilmesi için son adımlar da atılmış oldu.
Artık, en azından Ortadoğu ve Anadolu-Mezopotamya’nın topraklarının bütününü kapsayan geniş bir coğrafyada, bölgesel bir savaşın fiilen içindeyiz. Devlet organları, CHP ve MHP’nin desteğiyle bir bütün olarak AKP tarafından ele geçirilmiştir.
Sesimi duyurmak için bağırarak söylüyorum:
Bir bölgesel savaşın içindeyiz!
Her halkın kendi ülkesine ilişkin görevlerini yerine getireceği bölgesel bir direniş gerekmektedir!
Her türden saldırıya karşı direnişi gerçekleştirebilecek en geniş mücadele örgütlerine yönelik gereksinim, artık sadece genel bir gereksinim olmaktan da öte, tarihi de kucaklayan bir zorunluluk, tarihsel bir sorumluluk konumuna taşınmıştır.
Görünür odur ki, devletin doksan yıldır halklara karşı sürdürdüğü kirli savaşın günümüzde ulaştığı derinlik ve yaygınlık; savaşta sömürgeciler tarafından uygulanan saldırı çeşitliliği, direnişin genel düzeylerine ve yöntemlerine de yansıyacaktır.
Felaket senaryolarına inanmak şart değil, onların gerçeğini yaşamaktayız.