Yeni Osmanlıcılık hayaliyle AB’ye rest çeken, Kopenhag Kriterleri’ni ‘Ankara Kriteleri’ne dönüştüren AKP, sıkıştığı koşullardan kurtuluş yolunu Avrupa kapılarında görüyor. SİDAR DERSİM HABER/ANALİZ Türkiye ile AB arasında 3 yıldan sonra yeniden mazakere süreci gündeme geldi. BBC Türkçe’den Serkan Demirtaş’ın haberine göre Avrupa Birliği’ne (AB) katılım sürecinin önemli mekanizmalarından olan Reform Eylem Grubu (REG), 3 yıl aradan sonra dün yeniden toplandı. Haberde 2014’e kadar Reform İzleme Grubu (RİG) adıyla görev yapan, 2014 sonundan itibaren REG’e dönüşen kurulun, Ankara-Brüksel ilişkilerinin bozulması nedeniyle 11 Aralık 2015’ten beri hiç toplanamadığına dikkat çekildi. Bu girişimin, Ankara ile Brüksel arasında yeni bir yakınlaşma girişimi olduğu belirtiliyor. Haberde Ankara’nın AB’den beklentisi ise şu şekilde ifade edildi: Katılım müzakerelerinin yeniden başlatılması bir diğer ifade ile müzakere başlıklarının açılması, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için müzakerelerin başlatılması ve Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat. Bu haber, Türkiye’de AKP-MHP’nin rehinesi durumundaki Papaz Andrew Brunson’un ülkesine gönderilmemesiyle iyice belirginleşen Türk-Amerikan gerginliğinin, Türkiye’yi ekonomik, siyasi ve diplomasi alanında köşeye sıkıştırdığı bir döneme denk geliyor. Türkiye aleyhinde ortaya çıkan konjoktür sadece bununla da sınırlı değil. Kısa bir süre sonra başlaması beklenen İdlib operasyonunda AKP-MHP faşizmi yönetimindeki Türk devleti Rusya ile mekik diplomasisiyle yıllardan beri gözbebeği gibi baktığı çetelerinin zarar görmemesi için yoğun çaba sarfediyor. Türkiye mümkünse çetelerini korumak ve bu krizi fırsata dönüştürerek, Suriye’de Kürtler ve diğer halkların kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. Ama hazırlıkları yapılan İdlib operasyonu Suriye’de, Türkiye için denizin bitmesi anlamına da gelebilir. Yine Kasım ayında ABD’nin İran’a dönük ablukasında ikinci yaptırımların devreye konulması var. Ağustos başında, İran’a yönelik yaptırımlar üçüncü ülkelerin bu ülke ile ticari ilişkilerini sonlandırmasını içeriyorken, Kasım ayında yürürlüğe girecek yaptırımlar da İran’dan petrol ve doğal gaz alımına yasak getiriyor. Bu durum Türkiye’nin başını daha da ağrıtacağa benziyor. Başta Türk Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve diğer AKP’li yöneticiler, kendilerinin İran’a yaptırımlara katılmayacaklarını, siyasi, ekonomik ve diplomatik ilişkilerini kesmeyeceklerini açıkladı. Ama 2015’te İran ile yapılan nükleer anlaşma ile bu ülkede büyük yatırımları olan uluslararası dev şirketler bile ticari ilişkileri kesme ve sınırlandırma noktasında adım atarken, Türkiye’nin meydan okumasının çok gerçekçi olmadığı ortada. Türkiye bu yaptırımlardan İran’dan sonra en çok etkilenecek ülke durumunda ancak Türkiye’nin yaptırım karşıtı açıklamalarının İran’a ne kadar inandırıcı geldiği de bir soru işareti. Kısa bir şekilde Türkiye’nin içinde bulunduğu veya yakın zamanda karşılaşacağı durumu bu şekilde özetledikten sonra Türkiye-AB ilişkilerine dönecek olursak, bazı hatırlatmalarda bulunmanın faydaları var. Hani Ankara Kriterleri vardı! 2005’lerden sonra AB ile yürüttüğü müzakere görüşmeleri, AB yanlısı açıklamaları, AKP’ye büyük bir puan kazandırdı. AB ve ABD’nin sürekli desteği ile AKP iktidarını büyük oranda güçlendirdi. AKP, daha da ötesi bu iki gücün bir projesi olarak ortaya çıktı, kabul gördü ve palazlandı. Ancak, Yeni Osmanlıcılık hayalleri, Körfez ülkeleri ile ilişkiler, buralardan pompalanan sermaye, Suriye’de semirttiği çeteler AKP’yi daha farklı bir kulvara soktu. AB’nin ileri süren kriterlere “AB Kriterleri’ne karşı, biz de Ankara Kriterleri’ni devreye koyarız” ifadelerini kullanıldı. Hatta Brexit ile birlikte Britanya’nın AB’den çıkması, Türkiye’deki AB karşıtlarına büyük bir moral verdi. AB’nin çökmekte olduğu bir sistem olduğu, Türkiye’nin kendi yolunda gitmesi gerektiği sık sık AKP basınında işlendi. Öyle bir duruma geldi ki, Türkiye-AB ilişkileri dendiğinde sadece Erdoğan’ın höykürmesi akıllara geliyordu. “Ey Merkel, Ey Avrupa, Almanlar, Nazi”, Avrupa Parlamentosu Başkanı’na “Senin her yerin yaptırım olsa ne olur.” Her gün bir ülke ile kapışma, Türkiye’ye Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmenleri elinde bir koz olarak tutup taviz koparma yaklaşımı, rehine politikası... Şimdilik ölü numaraları en iyisi Ancak son dönemlerde AB ve Türkiye cephesinden gelen mesajlara bakıldığında bu çok yakın tarih unutulmuş gibi görünüyor. Veya karşılıklı ölü numarası çekiliyor. Fransa’dan Türkiye’ye gönderilen ekonomik işbirliği mesajları, kamuoyunun tepkisine rağmen Eylül sonunda Erdoğan’ın Almanya’ya geliyor olması, Türkiye açısından siyasi ve ekonomik dar boğazdan kurtulmanın çabası olarak görülebilir. Avrupa açısından Türkiye’nin bu zayıflığı, yeni bir paylaşım, kamplaşma ve ABD karşısında daha güçlü bir pozisyonda kalabilmek için bulunmaz bir fırsat. Ancak, gün içinde pompalanan bazı haberlere ise kuşkulu yaklaşmakta fayda var. Örneğin önceki gün piyasaya çıkan “Almanya, Türkiye’ye ekonomik yardımda” bulunacak şeklindeki haber daha sonra yalanlandı. Bu haberlerlerin, büyük bir ekonomik çöküşle yüz yüze olan AKP tarafından pompalandığını söylemek mümkün. Yine, Almanya’da Erdoğan’ın ziyaretine karşı büyük bir tepki de var. Bu tepki sadece muhalefetin beyanlarıyla değil, iktidar partileri yetkililerinin zaman zaman basına yansıyan ifadeleriyle de basına yansıyor. AB, Türkiye’yi kullanabileceği kadar kullanmak istiyor. Rusya bunu yaptı, istediği sonucu aldı. Türkiye uçağını düşürdüğü Rusya’dan özür dilediği gibi, daha sonra kurduğu ekonomik, siyasal ve diplomatik ilişkilerde Rus tarafı hep daha üst bir pozisyonda yer aldı. Nitekim 2015 yılında gerçekleşen uçak krizinden sonra 3,5 milyar dolar seviyesinde bulunan ihracat rakamları 1,7 milyar dolara kadar geriledi. İthalat ise 20 milyar dolar seviyesinden 15 milyar dolar seviyesine kadar gerilemişti. Yaşanan krizleri Rusya’nın fırsata dönüştürmesiyle iki ülke arasındaki ihracat henüz 2015 öncesine dönmemiş olsa da, Türkiye’nin Rusya’dan ithalatı, 2015 yılı öncesi rakamlara doğru seyir izleyerek, yükseliyor. Dış ticaretin Rusya lehine yükselen bir grafik izlemesi, Rusya’nın yaşanan krizleri lehe çevirdiğinin de göstergesi oluyor. Yeniden dizayn edilecek AB-Türkiye ilişkilerinde de Türk devleti belirleyen taraf olmayacak. Örneğin, Erdoğan “Suriye üzerine yakın bir zamanda Türkiye, Almanya, Rusya ve Fransa bir araya gelecek” dedi. Erdoğan, bu açıklamayla bir yandan Suriye’de ABD’ye karşı alternatif olma ve ondan rol kapma girişiminde bulunurken, bir yandan ise Almanya ve Fransa’nın ABD ile çelişkilerini kendince kullanma istedi. Ancak, Fransa ve Almanya böylesi bir oluşumu sıcak bakmadı. Türkiye 7 Eylül’de İstanbul’da böyle bir toplantı yapmak isterken Fransa ve Almanya’nın yaklaşmaması üzerine 7 Eylül’de Türkiye, İran ve Rusya İran’ın Tahran veya Tebriz kentinde toplanacak. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşısında bir çöküş durumu yaşayan Türk devletinin, dış politikada geliştireceği her hamlenin yeni çıkmazları beraberinde getireceği muhakkak. Gelişmeler, miadı dolmuş bir sömürgecilik sisteminin artık çok fazla uzun ömürlü olmayacağını gösteriyor. Gerisi, hamle adına yapılan her şey, kendisini daha fazla kullanıma açmak, biraz daha batmaktır.