KONGRA GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal, AKP’nin ‘çözüm sürecine’ başından itibaren inanarak girmediğini, gelişmeler üzerine mecburi olarak başladığını belirterek şunları kaydetti: “2012’deki mücadele, böyle bir süreci ortaya çıkardı. Başkan Apo, bu sürecin ortaya çıkardığı tabloda hükümete diyalog, çözüm zeminini sundu. Bu noktada hükümet, artık kaçabileceği bir yer olmadığı için, savaşta tıkandığı için zorunlu olarak, yükselen çatışmaları durdurmak için bu sürece girdi. Fakat ardından da süreci, Başkan Apo’nun ortaya koyduğu yol haritası doğrultusunda adım atma temelinde değil; zaman kazanma, uzatma, kendine göre yaklaşma gibi yöntemlerle ele aldı.”

Gelinen aşamada AKP’nin hem iktidarını olası erken seçimde süreklileştirmek hem de Rojava’nın Kobanê ve Efrîn kantonlarının da birleşmesini önlemek için saldırı konseptine giriştiği değerlendirmesinde bulunan Kartal, AKP’nin savaşla PKK’yi yenemeyeceğini bildiğini fakat buna rağmen dönemsel siyasal kazanım beklentisiyle savaşı başlattığını belirtti. 

Türkiye’nin mevcut politikasının başarılı olma şansının bulunmadığını da vurgulayan Kartal, şu değerlendirmelerde bulundu: “Eskiden ne vardı? PKK’ye karşı tamamen Türk devletinin yanında olan bir uluslararası kamuoyu, uluslararası bir ittifak vardı. Gelinen süreçte ise özellikle Rojava’da yaratılan tarihsel mücadele, genel olarak, Güney Kürdistan’da da DAİŞ’e karşı PKK geleneğinin mücadelesi, dünya kamuoyunda büyük hayranlık yarattı. Dolayısıyla PKK’ye ve temsil ettiği mücadeleye yönelik Ortadoğu’da ve dünyada yeni bir pozitif algı oluştu... Önümüzdeki dönemde Türkiye, bu politikalarından vazgeçmek zorunda kalacaktır. Rojava kantonlarıyla da ilişkilenmeyi bir biçimde öğrenecek.”

AKP’nin başlattığı savaş konseptiyle girilen yeni sürecin tartışmalarını KONGRA GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal’la konuştuk.


‘En baştan’ başlayalım... Böyle çatışmalı evrelerde bazı kavramlar ve tarafların bazı tarifleri silikleşiyor, unutuluyor. Sizin için süreç başından itibaren ne anlam ifade ediyordu? Stratejik olduğunu söylüyordunuz...

Şüphesiz ki Başkan Apo’nun 2013 yılında başlattığı süreç, gerek Kürt sorunu gerekse de bölge halklarının bütün temel sorunları açısından stratejik bir çözüm zeminini yaratması açısından tarifsiz bir fırsattır. Ancak AKP’nin, daha da doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, süreci tamamen kendi iktidarını gözeterek boşa çıkarması, topyekun savaşa sürüklemesi, bütün halklarımız açısından tarihsel bir fırsatın ortadan kaldırılması ya da hiç değilse tehlikeye sokulması anlamına geliyor.

Bizim için Kürt sorununda çözümü hedefleyen her adımımız stratejiktir ama maalesef karşı tarafın meseleye stratejik yaklaşmaması, tek yanlı çıkarlara dayalı yaklaşması, bu fırsatın heba olması ihtimalini söz konusu haline getirdi.


Hükümetin baştan beri yaklaşımı böyle miydi?

Hükümet başından itibaren bu sürece inanarak, Kürt sorununu artık çözecek demokratik zeminde, bir halkın kimliğini, varlığını ve bundan kaynaklı haklarını kabul eden bir eksende yaklaşmadı. Hükümet, bu sürece zorunlu olarak girdi.


Hangi zorunluluklarla?

Biliyorsunuz, 2012’de gerillanın Şemdinli’den yükselen “devrimci halk savaşıyla” giderek güçlenen alan tutma mücadelesi; ardından zindanlarda on bin tutsağın görkemli açlık grevi direnişi ve bunları tamamlayan halk serhildanları yaşandı.

2012’deki mücadele, böyle bir süreci ortaya çıkardı. Başkan Apo, bu sürecin ortaya çıkardığı tabloda hükümete diyalog, çözüm zeminini sundu. Bu noktada hükümet, artık kaçabileceği bir yer olmadığı için, savaşta tıkandığı için zorunlu olarak, yükselen çatışmaları durdurmak için bu sürece girdi. Fakat ardından da süreci, Başkan Apo’nun ortaya koyduğu yol haritası doğrultusunda adım atma temelinde değil; zaman kazanma, uzatma, kendine göre yaklaşma gibi yöntemlerle ele aldı.

Yani şunu söylemek istiyorum: Evet, karşı taraf bu sürece girdi ama inanarak girmedi. Dolayısıyla da bu süreç boyunca sürekli zamana yayan, aksatan bir yaklaşım içinde oldu. Sonunda da Başkan Apo’nun öngörülü, sabırlı çabalarıyla süreç, Dolmabahçe Sarayı‘nda ortak bir mutabakata, kamuoyuna yönelik ortak bir açıklamaya dönüştü. 2015 Newrozu’nda yapılan açıklamadan bir hafta sonra gözlemci heyet ve tarafların huzurunda yapılacak görüşmeyle de yeni bir evreye girecekti.

Hükümet, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu noktada artık çözüm aşamasına gelindiği ama çözüm yaklaşımları olmadığı için süreci bozdu.


Peki, o gün hükümeti sürece zorlayan bahsettiğiniz mecburiyetlerdi, kapsamlı mücadeleydi... Ama bugün ne oldu? Hükümet açısından o mecburiyetler mi ortadan kalktı? Ya da yeni belirleyenler mi oluştu? Neden topyekun savaş konsepti?

Geçmişte de çözüm yaklaşımları yoktu. Ateşkes talepleri vardı çünkü çatışma kriz anlamına geliyordu. İktidarlarını sürdürebilmek için o gün böyle bir yaklaşıma ihtiyaçları vardı. Doğrudan çözüm noktasında adımlar atmaksızın zaman kazanma yaklaşımı vardı. Yaklaşımları buydu.

Peki ne oldu da topyekun savaşa döndüler? Bu süreç artık bir noktaya geldi, artık uzatılacak, zamana yayacak yer kalmadı. Dolmabahçe Mutabakatı‘ndan da sonra süreç, ya tarafların karşılıklı oturduğu biçimde sürdürülecekti ya da kopacaktı.

Şimdiki durumda, o gün halkın çözüm beklentisini güç kazanmak için kullanan hükümet, bu kez de milliyetçi duyguları harekete geçirerek riske giren iktidarını çatışma üzerinden elde etmeyi hedefliyor. Topyekun bir savaşla yaratılan ırkçı, milliyetçi atmosferle HDP’nin yükselişini durdurmak, öte taraftan MHP’ye giden oylarını çekmek istiyor.

Aslında AKP, 7 Haziran’da elde edemediği sonucu olası bir erken seçimde elde etmek için topyekun savaş sürecine girdi.


Peki Suriye iç savaşı ve Rojava Devrimi? Bu süreçte nereye yerleştirebiliriz? AKP’nin hamlelerinde onların etkisi nedir?

Bu sürecin de AKP’nin hamleleri açısından stratejik bir kırılma noktası olduğu çok açık.

Biliyorsunuz, AKP, DAİŞ Karşıtı Koalisyon’a fiili olarak katılmadı. DAİŞ’in bölgede güç kazanması için her türlü desteği verdi. Fakat Girê Sipî’nin (Tel Ebyad) düşmesinden, Cizîrê ve Kobanê kantonlarının birleşmesinden sonra paniğe kapıldı. Özellikle YPG/YPJ’nin Uluslararası Koalisyon’la, başta da ABD’yle DAİŞ‘e karşı yarattığı ittifak AKP’yi korkuttu. Müdahil olmadığı takdirde Kobanê ile Efrîn arasındaki hattın da kapatılacağı korkusuna kapıldı.

Bu noktada, o güne kadar ABD’nin politikalarına kısmen direnen, mesela İncirlik’i açmayan AKP, Kürt karşıtı politikaları nedeniyle ABD politikalarına teslim oldu. İncirlik’in açılması aslında, ABD’nin hava desteğinin Kobanê ile Efrîn’in birleşmesi için kullanılmamasını sağlama hamlesiydi.

AKP, bu temelde ABD’yle ittifak sağladı. Bu ittifakla PKK’ye yönelik başlatacağı topyekun savaşta da elini güçlendirmek istedi.


Bunu tampon bölge bağlamında yeniden konuşalım ama öncelikle: Yalçın Akdoğan, “Geçici bir durum değil” dedi; hükümetten “Dümdüz edeceğiz”, “İnlerine gireceğiz”, “Silahlar gömülene kadar” gibi ezberler sıralanıyor. Bu ne kadar gerçekçi sizce? Hükümet bu savaşı ilanihaye sürdürebilir mi?

Evvela şu soruyla başlayalım: 30-40 yıldır tecrübe edilen bir topyekun savaş politikasından sonuç alamayan bir devletin, son hükümeti AKP’yle yeniden bu politikalara dönerek sonuç alması mümkün mü?

Tabii ki değil. Bu, artık herkes tarafından teslim edilen bir gerçek. Bunu artık uluslararası arenada Türkiye’ye destek veren bütün devletler de biliyor.


Peki o halde neden AKP savaşa dönüyor?

AKP, bu politikalarla sonuç alacağı için, Medya Savunma Alanları’nı bombalayarak PKK’ye darbe vuracağını düşündüğü için değil; sadece siyasi olarak dönemsel kazanımlar elde etmek için savaşa başvuruyor. HDP’yi yalnızlaştırmayı, zor duruma sokmayı ve olası bir erken seçimde, 7 Haziran’da elde edemediği siyasi sonuçları elde etmeyi amaçlıyor.

Yalçın Akdoğan’ın söylediği “Geçici bir durum değil” sözünün, Cumhurbaşkanı’nın “Sonuna kadar gideceğiz”, Başbakan’ın “Bütün gruplar bitirilinceye kadar” sözlerinin hiçbir karşılığı yok. Hepsi boş birer yalandır, kamuoyunu aldatmaya yöneliktir. Özgürlük mücadelesinin çok daha zor koşullarda yürütüldüğü, bölgesel ve uluslarası denklemlerin tamamen Türk devleti lehine olduğu dönemlerde de hükümetler, böyle sözler ettiler ama kayboldular, siyaset sahnesinden silindiler.

Şimdi aynı argümanları Erdoğan, Davutoğlu, Akdoğan gibileri söylüyor. Hiçbir karşılığı yok. Siyaset sahnesinden silinecek olan AKP’dir. Bu süreç, AKP’nin sonun başlangıcında olduğunu gösteriyor.


Yani siz, AKP’nin tavrını belirleyen temel etmenin seçim sonuçları, olası erken seçim ve Erdoğan’ın/AKP’nin iktidarı süreklileştirme kaygısı olduğunu düşünüyorsunuz...

Kesinlikle. Durum budur. Bir askeri başarı elde etme, KCK’yi, PKK’yi, HPG’yi zorlama, bu yönde bir sonuç alma hedefi söz konusu bile değil.


Bunun olmayacağını onlar da biliyor yani...

Evet. Sadece uluslararası platformdaki tabloyu etkilemek istiyorlar. Eski pozisyonlarını da sağlamak istiyorlar.

Eskiden ne vardı? PKK’ye karşı tamamen Türk devletinin yanında olan bir uluslararası kamuoyu, uluslararası bir ittifak vardı. Gelinen süreçte ise özellikle Rojava’da yaratılan tarihsel mücadele, genel olarak, Güney Kürdistan’da da DAİŞ’e karşı PKK geleneğinin mücadelesi, dünya kamuoyunda büyük hayranlık yarattı. Dolayısıyla PKK’ye ve temsil ettiği mücadeleye yönelik Ortadoğu’da ve dünyada yeni bir pozitif algı oluştu.

AKP hükümeti özellikle, YPG/YPJ’nin de büyük katkısıyla oluşan bu pozitif algıyı yıkmak için operasyonlar yapıyor.

İşte ne diyor: DAİŞ-PKK-DHKPC’ye yönelik operasyon yapıyorum! PKK’yi DAİŞ’le birlikte anarak terörize edeceğini zannediyor.

Yine yanılıyorlar. Uluslararası zeminde de, bölgesel zeminde de herkes AKP’yi uyarıyor. “Çözüm sürecine dön”, “PKK’ye yönelik mücadeleye değil, DAİŞ’le mücadeleye yoğunlaş“, “Seninle bu eksende ittifak yapıyoruz” diyorlar.

AKP bu politikalarıyla kaybedecek, ama bu kez çok daha büyük kaybedecek.


Tampona kimse izin vermez


ABD’yle ilişkiler konusunda da yeni ve çok önemli gelişmeler var. Tampon bölge konusunda Türkiye, ABD’yle anlaştıklarını söyledi; ABD iddiayı büyük oranda yalanladı ama işbirliğini de reddetmedi. Öncelikle neden tartışıyoruz bunu?

Bütün sorun, Kobanê ve Efrîn kantonlarının birleşeceği korkusudur. Onların tanımlamasıyla, “Kuzey Irak oluştu, şimdi de Kuzey Suriye oluşacak” korkusudur. Erdoğan diyordu ya: Bu bizim için kırmızı çizgidir, neye mal olursa olsun engel olacağız. Bu, bir devlet politikasıdır. 

Erdoğan bu devlet politikasına can simidi gibi sarılmış; bununla seçimlerde aldığı yenilgiyi kapatacağını sanıyor.

Şimdi, iki kanton arasına bir tampon bölge kurarak araya hançer gibi girmek istiyorlar. Fakat başarılı olamayacaklar.

Başından bugüne kadar AKP’nin Suriye politikaları yanlıştır. Rojava kantonlarına yönelik politikaları da yanlıştır. Hiçbir gücün kanton bölgeleri arasında Türk devletinin kuracağı bir tampona izin vereceğini de düşünmüyorum. Koalisyon güçleri, uluslararası güçler, ortak bir konseptle DAİŞ’e karşı mücadele ediyor. Oysa Türkiye’nin DAİŞ‘le mücadele etmek gibi bir gündemi yoktur. Türkiye, DAİŞ’i paravan olarak kullanıyor. DAİŞ, Türkiye’nin projesidir. Dolayısıyla DAİŞ’in zarar görmesi, Türkiye’nin de krize girmesi anlamına geliyor.

ABD, İncirlik Üssü gibi meselelerde faydalanmak ve Türkiye’yi karşıtlaştırmamak için böyle adımlar atıyor; fakat Türkiye’nin bölgede yaratabileceği krizi de görüyor. Bizim kanaatimiz odur ki, Türkiye amaçladığı hiçbir sonucu elde edemeyecektir. Keza ABD’li yetkililer de sürekli Türkiye’nin söylediklerini yalanlıyor. Dolayısıyla Türkiye, bu açıklamalarıyla sadece ülke kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor.

Önümüzdeki dönemde Türkiye, bu politikalarından vazgeçmek zorunda kalacaktır. Rojava kantonlarıyla da ilişkilenmeyi bir biçimde öğrenecek.


Rojava’daki Kürt güçlerinin ABD’yle teması nasıl, ne içeriyor? Mesela DAİŞ karşıtı mücadeleyle ilgili birlik, sistematik bir tanıma tavrına mı tekabül ediyor? Bu ilişki önümüzdeki günlerde nasıl şekillenecek?

Suriye’deki mevcut denklemlerde, YPG’nin başını çektiği Kürt güçlerinin stratejik bir rolü var. Bu, uluslararası veya bölgesel hiçbir güç tarafından yerine getirilemeyecek bir misyon. DAİŞ’e karşı Irak ordusunun yenilgisi biliniyor. Suriye ordusunun çektiği sıkıntılar, yaşadığı yenilgiler biliniyor. Peşmerge güçlerinin yenilgisi biliniyor. DAİŞ’e karşı karadan başka herhangi bir alternatif de söz konusu değil. Bu mücadelede YPG/YPJ’nin öncülük ettiği güç, stratejik bir güçtür. Dolayısıyla ABD ve diğer uluslararası güçlerin Kürtlerle kurduğu ilişki de beğenmeleri, beğenmemelerinden bağımsız olarak, bu stratejik misyondan dolayıdır. Bu güçle birlikte hareket etme zorunluluğu vardır. Bunu en başta da ABD’li yetkililer açıklıyor. Bütün basın toplantılarında YPG/YPJ’yle ilişkilerini net ifade ediyorlar. Hatta İncirlik’ten yapılacak çalışmalarıyla da YPG/YPJ’ye gerekli yardımı sürdüreceklerini net ifade ediyorlar.

Suriye’de DAİŞ’e karşı önemli bir mücadele yürüyor. Bu mücadelenin stratejik bileşenlerinden biri Kürt güçleridir. Türkiye’nin bütün politikalarına rağmen bu durum giderek gelişecek. Türkiye bunu itiraf etme, kabul etme noktasına gelecek. Yani bir tarafta Uluslararası Koalisyon içinde olacak, DAİŞ’e karşı olduğunu söyleyecek; diğer taraftansa YPG/YPJ’ye düşmanlık yapacak; bu süremez.

Biliyorsunuz, geçmişte Türkiye, Güney Kürdistan’ı da kabul etmedi, “kırmızı çizgimiz” dedi; şimdiyse en büyük destekçisi konumuna geldi. Şimdi de işte, “Kuzey Suriye” diyorlar ve PYD’yi sonuna kadar düşman, kırmızı çizgi olarak gördüklerini söylüyorlar. İncirlik’i açmamak için de her şeyi yapmayı dayattı; ama en sonunda açtı. Önümüzdeki süreçte karşımızda, Koalisyon içinde yer alan bir Türkiye ve YPG/YPJ var. Giderek bu iki gücün de birbirini kabul etme noktasına geleceğini ifade etmek istiyorum.

Hani bir söz vardır: Bükemediğin bileği öpmek. Bu durum söz konusu. Türkiye, değişik yöntemlerle yenemediği YPG/YPJ’yle, Rojava’yla yüzleşmek noktasına gelecektir.


Avrupa ülkeleriyle de temaslarınız var... Avrupa devletlerinin Türkiye’nin tutumuyla ilgili yaklaşımı nasıl?

Genel olarak Türkiye’nin yürüttüğü politikalar, özel olarak da Suriye ve DAİŞ politikası, Avrupalı güçler açısından da son derece sorunlu bir konu. Zaten görülüyor ki, PKK’ye karşı savaşla ilgili de hemen hemen herkes sesini yükseltti. Kürt sorununda çözümün diyalog ve müzakere olduğu, Türk devletinin sürece geri dönmesi gerektiği herkes tarafından ifade ediliyor.

Biliyorsunuz, geçmişte Avrupalı devletler de tamamen Türkiye’nin yanında duruyor, PKK’yi karalayan bir politika izliyordu. Şimdi görüyorlar ki, bu politika kendilerine zarar veriyor. Bu nedenle artık Türkiye’yi eleştiriyorlar, politikalarını değiştirmesini istiyorlar. Bizim kanaatimizce, Avrupa ülkeleri eleştirilerini daha da yükseltecek. Dolayısıyla Kürt diplomasisi de daha çok çalışacak. Yoğun bir diplomasi faaliyeti yürütülecek.

AKP, giderek sıkışıyor. Bu politikalarda ısrar ettikçe ise daha çok kaybedecektir.


Barış cephesi acil ihtiyaç


AKP’yi/devleti masaya yeniden -ve bu kez gerçekten- oturtmanın koşulu nedir peki? Nasıl kotarılabilir bu? Bu noktada demokratik siyasete nasıl görevler düşüyor?

Şu anda AKP, topyekun bir savaşa karar vermiş durumda. Bu karar boşa çıkarılmadan barış söz konusu olmaz. AKP, bu savaşla siyasi iktidarını sürdürebileceğine inanıyor. Bu savaşın psikolojik ortamında yapılacak seçimlerde iktidarını sürdürmeyi bekliyor.

Topyekun savaş cephesine karşı -ki o cephede MHP de var- Türkiye’de demokrasi ve barış cephesinin örülmesi acil bir ihtiyaç. Öyle bir noktaya geldik ki, şu anda demokrasi isteyen bütün kesimlerin talepleri örtüşüyor, herkes Kürt sorununun çözümünü istiyor. Bu temelde, Türkiye’de, dört parça Kürdistan’da, yurtdışında, her yerde, demokratik bütün kesimlerin ortaklaşarak ayağa kalkması, savaş cephesine karşı barış cephesinin örgütlendirilmesi savaş konseptini boşa çıkartacaktır. Buna olanak var.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ