Suriye’nin kargaşa, katliam, yıkım ve insanlık trajedileri ile dolu 5 yılını değerlendiren analistler, siyasi çevreler, bu sürecin kaybedenleri hanesinde Türkiye’nin ilk sıralarda yer aldığı konusunda hemfikir. Bu duruma düşmesinin nedeni olarak da bölgedeki realiteden uzak izlediği politikalar ve çizdiği senaryolar yine hemfikir olunan noktalar oluyor. 

Tüm politikalarını Kürt inkarı ve iradesini yok etme emelleri üzerine kuran Türkiye, insanlıktan nasibi almamış çeteleri, Kürt işbirlikçilerini senaryonun oyuncuları olarak öne sürdü. Ancak her defasında kaybeden taraf oldu. Kaybettikçe öfkeleniyor, öfkelendikçe de akıl tutulması yaşıyor. 

Varlığı inkar üzerine kurulu olduğu için, değişimi kendi sonu olarak gören Türkiye, sonuç alamayacağını çok iyi bildiği yolda israr ediyor. Bu nedenle Türkiye için Albert Einstein’in "Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır" sözü birçok çevre tarafından kullanıldı. 

Rojava Özerk Sistemini kendisi için tek tehdit olarak gören Türkiye, varını yokunu bu iradeyi yok etmek için ortaya koyuyor. Türkiye’nin Suriye’de kaybetmesinin nedeninin Rojava olduğu bir gerçek. Çünkü Suriye’de Rojava Demokratik Özerk Sistemin dışında çözüm projesi olan bir güç yok ve bunu artık herkes kabul ediyor. 

QSD ve ardından MSD’nin ilanın, uluslararası alanda giderek kabul görmesi, Türkiye’yi çılgına çevirmiş durumda. Cenevre-3 görüşmelerine PYD ve Özerk yönetimin katılımını engellendiğini ve zafer kazandığını düşünse bile, sonraki gelişmeler Rojava olmadan çözümün de olmayacağı daha net ortaya çıktı. 

Bundandır ki, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP yetkilileri tüm diplomatik kanallarını PYD karşıtlığı üzerine harekete geçirmiş durumda. 25 Şubat’ta yeniden başlaması planlanan Cenevre görüşmeleri öncesi kendisince sonuç almayı düşünüyor. Bir taraftan muhalif adı altında kimi çete grupların da aralarında olduğu kesimleri bir araya getiriyor, bir taraftan da ABD ve AB’ye pazarlığı kızıştırıyor. 

Riyad’taki toplantıda oluşturulan Yüksek Müzakere Konseyi Genel Koordinatörü Riyad Hicab, Ankara’da Ceyş El-İslam, Ehrar E- Şam, Ceyş El-Mücahidin, 13. Tugay gibi gruplarla bir araya geldi. 

Erdoğan Latin Amerika’da destek arayışına çıktı, ancak istediğini alamadı. Nitekim Ekvador Devlet Başkanı Correa, "Suriye konusunda Türkiye’yi desteklemiyoruz" dedi. Erdoğan dönüşte ise 1 Mart tezkeresine değinerek, son çare olarak Suriye bataklığına kendisini atacağı imasında bulundu. 

ABD’ye ise "Ya Rojava ya Türkiye" dayatmasında bulundu. ABD’nin "PYD’ye desteğimiz sürecek" cevabı gecikmedi. 

Öte yandan hergün İsrail’i yerden yere vuran AKP ve Erdoğan, bu ülke ile görüşmelerine hız verdi. Başbakan Ahmet Davutoğlu ise Almanya Başbakanı Merkel ile Halep’in kuzeyinde yaşanan göç dalgasını yine pazarlık konusu yaptı. Ancak Almanya "tampon bölge olmaz" dedi. 

Bugün Brüksel’de yapılacak olan NATO savunma bakanları toplantısı ile DAİŞ karşıtı ülkelerin oluşturduğu koalisyon toplantısında, Türkiye pazarlığına sürdürecek. 

Türkiye’nin tüm umudunu bağladı Halep’in kuzeyinde, yani Şehba bölgesinde ise Suriye muhalefeti adına hareket ettiklerini ileri süren gruplar, Rusya’nın müdahalesiyle her geçen gün daha fazla güç kaybederken, kendi aralarında da anlaşmazlıkları artıyor. Dolayısıyla Kürtlerin diğer halklar ile birlikte oluşturdukları demokratik sistem, tek altarnatif olarak uluslar arası alanda meşruluğu artıyor. Dün Moskova’da Demokratik Özerk Yönetimi temsilciliğinin açılması örnek gösterilebilir. 25 Şubat öncesi MSD’nin diploması trafiği de artmış görünüyor. 

Görünen o ki, Türkiye’nin senaryosunun sonu görünüyor. AKP devletinin Bakurê Kürdistan’da vahşi katliamları ve kudurmuş hali, kaybedişini gösteriyor. Ayakta kalmak için Bakur’un yanı sıra Suriye’de de içinden çıkamayacağı bataklığa girebilir. Son günlerde AKP medyasınca öne çıkarılan tampon bölge ve Suriye’ye kara harekatı tartışmaları bu hayalin gerçekleşmesini ummadır. Ancak nereden bakılırka bakılsın ortaya çıkan gerçek Türkiye’nin yalnız kaldığı ve kaybedeceğidir.