
Son derece samimi olan bu cümleler, 27 Temmuz 2011 itibariyle avukatlarıyla, 6 Ekim 2014 tarihinden beri ailesiyle görüştürülmeyen ve 5 Nisan 2015 tarihinden bu yana da İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde ağır tecrit koşullarında bulunan Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a ait. Mehmet Öcalan, 11 Eylül günü uzunca bir süreden sonra Kürt Halk Önderi ile görüştü. Kardeş Öcalan’ın görüşten sonra açıklama yaptığı basın toplantısına da bana göre bu cümleler damgasını vurdu.
Kuşkusuz ki bu görüşme Fransa’nın Strasbourg şehrinde Sayın Öcalan’la görüşülmesi talebiyle 23 Ağustos’tan beri süresiz dönüşümsüz açlık grevi başlatan Şengal Diaspora Meclisi üyeleri ile Amed’de 5 Eylül gününden itibaren yine süresiz dönüşümsüz açlık grevi yapan eylemcilerin büyük bir başarısıdır. Bir kere daha görüldü ki Kürt halkı direndikçe zafer ipini göğüslemek kaçınılmazdır.
Sayın Öcalan’ın yıllardır süren barış arayışlarını biliyoruz, daha önce de yazdık. Sürekli olarak Abdullah Öcalan’ın ayağına giden Türk devlet yetkilileri her defasında ateşkes talebinde bulunmalarına rağmen, bu ateşkesler ne yazık ki hep tek taraflı kaldı. Şimdiye kadar Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Konseyi, hatta HDP ve sivil toplum örgütleri daha çok Kürt Hareketi’ne eylemsizlik çağrısı yaptılar ve bunlar her seferinde olumlu cevap buldu. Ancak Türk devleti bu savaşın bitmesini hiç bir zaman istemedi. Ateşkes dönemlerinde Kürt şehirlerine o zamana kadar yapmadıkları kadar kalekol yapmaları ve her tarafa asker ve özel eğitilmiş timlerini yığmaları sadece bundandı. Çünkü bu savaşın bitmesi kendi iktidarlarının sonu demekti. “Mehmetçik” öldükçe, ülke topraklarına kan döküldükçe onlar da iktidarlarını iyice güçlendirdiler. Öyle bir hale geldiler ki zamanla akan kanı yetersiz bulan Türk devleti, 15 Temmuz Darbesi’nde elini kendi asker ve polisinin kanına bile buladı. Ama ne yazık ki gaflet uykusundan bir türlü uyanamayan Türk halkı bunları görmedi veya görmek işlerine gelmedi.
Ülkede bir süredir yürütülen bir barış süreci vardı ve ne güzel ki insanlar ölmüyordu. Fakat bundan oldukça rahatsız olanlar, bundan dolayı bir türlü uyuyamayanlar vardı. Ne yapıp edip çözüm masasını devirmek gerekiyordu ki, tekmeyi de zaten kendileri attılar. Daha 7 Haziran seçimleri öncesinde Ağrı Diyadin’deki fidan dikme etkinliklerinde devlet eliyle yapılan provokasyonla ilk kan döküldü. Türk devleti orada askerlerini bile bile ölüme yolladı. Yaralı askerlerini hiç bir şekilde gidip almadılar. Bu askerlerin canlı kalkan olarak bölgeye giden sivil halk tarafından kurtarıldığı günlerce basında yer aldı. Hatta medyaya yansıyan görüntülerde bir sivilin Türk askerine “size insanlığı öğreteceğiz” dediği de duyuluyordu.
Ardından Suruç Katliamı, sonra Medya Savunma Alanları’nın bombalanması… Her defasında daha çok kan dökmek için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar.
Türk devleti ne yazık ki hiç bir zaman samimi olmadı. 93 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürtlere inkar ve imha politikalarını dayatmaya devam ettiler. Daha düne kadar Kürdistan şehirlerini yerle bir edip bodrumlarda sivil ve savunmasız halkı katlettiler. Halen ipini koparmış deli danalar gibi Kürt şehirlerine saldırmaya devam ettikleri de bir gerçek. Ancak artık öyle bir noktaya geldiler ki hiç bir çıkış yolu yok. Bunun bilincinde olduklarından can havliyle son hamlelerini yapmaya çalışıyorlar. Kürdistan’daki 28 belediyeye kayyum atamaları da bunu gösteriyor. Artık Türk devletinin önünde iki seçenek var: Ya Önder Öcalan’ın uzattığı barış elini tutacak ya da artık sonuna kadar battıkları bu kan ve irin bataklığında kaybolup tarihin çöplüğündeki seçkin yerlerini alacaklar.
Türk devleti de, diğer dünya devletleri de biliyorlar ki Türkiye ve Ortadoğu halklarını yaşadığı bu kaostan kurtaracak olan tek lider Serok Öcalan’dır.
Bir barış insanı olan Kürt Halk Önderi Öcalan’ın 17 aylık yoğun tecrit koşullarından sonraki ilk görüşmesinde barış çağrısında bulunması çok anlamlıdır. Bu çağrı Türk halkı için büyük ve tarihi bir fırsattır. Bu savaşta savaş çığırtkanlığı yapanların çocukları ölmüyor. Ne büyük tesadüf ki hepsinin de çocukları ya çürük raporlu ya da bedelli olarak askerlik yaptılar. Bu halkın çocukları bu kirli savaşta ölüyorsa şimdi en büyük görev devlet yetkililerine değil, Türk halkına düşmektedir. Biliyoruz sarayların saltanatların bir gün çökeceğini. Nasılsa bir gün hepsi belalarını bulacaklar, ama olan bu coğrafyada yaşayan insanlara oluyor. Daha çok kan dökülmeden, daha çok ölmeden, öldürülmeden uzanan barış elini tutmak bugün yaşamsal bir görev olarak orta yerde duruyor.
Eylem Kahraman