Suriye'deki iç savaş bütün hızıyla devam ediyor, kentler bombalanıyor, başbakanlık düzeyinde kaçışlar yaşanıyor. Uluslararası güçler, ülkenin Esad sonrası yeniden dizaynı için bütün diplomatik kozlarını kullanıyor.
Hem komşuluk, hem de tarihi ilişkileri düşünüldüğünde elbetteki Türkiye şu veya bu düzeyde işin içinde olacaktı. Olayın tabiatı gereği hem etkilenecek hem de etkileyecekti. Ancak, Türkiye, Suriye'deki soruna amiyane bir tabirle balıklama atlamıştır. Türk Dışişlerinin 'Komşularla sıfır problem' formülü bugün tel tel dökülüyor.
Suriye'deki militanların Türkiye'de eğitim gördüğü, ekonomik, siyasi ve askeri destek aldığını bugün sağır sultan bile duydu. Hatta sadece lojistik ve eğitim boyutu ile değil, bizzat general düzeyinde Türk askerlerinin Özgür Suriye Ordusu'nun içinde bulunduğu İran tarafından da belirtildi.
Başından beri dış politikayı, devlet içine yerleşmenin vantuzu olarak kullanan AKP Hükümeti, şu anda Suriye politikasında ciddi sorunlarla karşı karşıya. Suriye ile yaşadığı uçak krizini unutturup gündemden düşürürken, bu krizden sonra dozajını arttırdığı saldırganlık politikası devam ediyor. 

İran Türkiye'yi suçluyor
Suriye'deki iç savaşa paralel olarak İran-Türkiye arasındaki sorunlar da derinleşiyor. İran, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin Suriye'deki militanları silahlandırdığını belirtiyor ve bu ülkeleri ABD'nin Ortadoğu politikalarına alet olmakla suçluyor. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ise, Suriye'de kaçırılan 48 İranlı için Ankara'da temaslarda bulunuyor. İran, Türkiye'nin onayı olmadan militanların bu eylemi yapamayacağını düşünüyor ve dolayısıyla bu rehin alma olayında Türkiye'yi suçluyor.
Tüm bu suçlamalara, Türk Başbakanı Erdoğan sitem dolu bir açıklama ile yanıt verdi. Erdoğan bakın neler diyor: "Dünyada yanında hiç kimsenin kalmadığı bir dönemde, İran'ın yanında her şeye rağmen bulanan ülke Türkiye idi. Nükleer enerji konusunda sonuna kadar savunan ülke Türkiye oldu... Hesaba çekilmeden önce İran yönetiminin de kendisini hesaba çekmesi lazım."
Erdoğan'ın bahsettiği, 2010'da Türkiye'nin Brezilya ile birlikte, İran'a yönelik yaptırımların önünü almak için hazırladıkları Uranyum Takas Anlaşması'dır. Batı dünyası, Türkiye-İran-Brezilya üçlüsünün bu girişimini ciddiye almamıştı. Türkiye, İran'a 'kol kanat' gerdiği bu dönemde Yeni Özgür Politika Gazetesi'nde bir köşe yazarı yazısında "Demek ki, uluslararası güçler İran'ı Türkiye ile vuracak" belirlemesi yapmıştı.
Daha bir kaç yıl öncesine kadar Suriye ve Irak hükümetiyle balayı yaşayan AKP'nin yakın bir gelecekte İran ile olan sorunların ayyuka çıkacağını tahmin etmek, beklenmedik bir olay olmasa gerek.

Yine Türkmen kartı
İran ve Suriye gibi Irak hükümeti de, Türkiye'nin Şii iktadarların olduğu ülkelere karşı Sünni bir kuşatma yaratmak istediğinin farkında. Daha bir kaç yıl önce Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı Türkiye-Irak ve ABD üçlü mekanizmasının nadide parçası Irak hükümeti, AKP hükümetinin artık kendisini de ısıracağını düşünüyor.
Irak hükümet yetkililerinin, son dönemlerde ülkede meydana gelen şiddet sarmalından Türkiye'yi sorumlu tutmaları, Türk savaş uçaklarının Irak sınırlarını ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye'ye nota vermesi, iki ülke arasında sorunun derinleşeceğinin bir işareti durumunda.
Söz Irak'tan açılmışken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Kerkük'teki Türkmen kartına ilişkin yaptığı hamle üzerine de bir kaç söz söylemek gerekiyor. Davutoğlu'nun Türkmen kartı, daha açık bir ifadeyle Türkmenleri kışkırtarak Şiilere ve Kürtlere gözdağı vermesi pek tutacağa benzemiyor. 90'lı yıllarda Türkmen Cephesi kartını Türk devleti kullandı. Ancak Saddam sonrası seçimlerde Türkmen Cehpesi'nin çapı ortaya çıktı. Seçimlerde tam bir fiyasko yaşayan bu paramiliter grubun siyasette birşey ifade etmediği anlaşıldı. Türkiye, Türkmen Cephesi gibi yapılanmalarla geçmişte olduğu gibi bazı provokasyonlar yapabilir. Ancak, Türkmenlerin bir silah olarak kullanılması, Türkmenlere ve Türkiye'ye yönelik halkların nefretinden başka birşey getirmez. Davutoğlu kaşıyor ancak yanlış yeri kaşıyor.

Kaygılar ve Clinton'un çıkışı
Türkiye'ye güvensizlik ve bunun diplomasiye yansıması sadece Irak, İran ve Suriye ile ilgili değil. Kürtlerin Rojava'da, kendi özgücüyle kendilerini yönetme yönündeki hareketliğine gözdağı vermek isteyen Türkiye'nin Nusaybin'de yaptığı askeri tatbikata ABD'den uyarı geldi.
Şimdi uluslararası güçlerin kaygılarına ilişkin bazı örnekler verelim:
New York Times gazetesi, El Kaide militanlarının Esad askerlerine karşı eylem yaptığı yönünde geniş bir haber yaptı. Bu haberin, sadece okuru bilgilendirme amacıyla yapıldığını, Batılı güçlerin duyduğu kaygıyı yansıtmadığını söylemek saflık olur.
İsrail, Esad'dan kurtulmak istese de, Suriye'nin geleceği bu ülkeyi kaygılandırıyor. Bu kaygı, MOSSAD'ın yöneticileri tarafından zaman zaman dile getiriliyor. MOSSAD'ın eski Başkanı Danny Yatom, Esad rejiminin düşeceğini belirtiyor ancak yerine kimin geleceğinin, Suriye'nin geleceği konusunda en önemli sorun olduğunu söylüyor. Yatom, Arap Baharı'yla birlikte bölgenin radikalleştiğine dikkat çekiyor ve bundan da büyük bir kaygı duyuyor.
Türkiye'nin, bir an önce yağma ve talan politikasına karşılık, uluslararası güçler daha sakin ve derinden bir politikayı tercih ediyor. Zira, bu güçler Suriye'deki değişimin sadece Suriye ile sınırlı kalmayacağının bilincinde.
Son olarak, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un 11 Ağustos'ta Türkiye'ye yapacağı ziyaret öncesi yaptığı açıklama, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın bundan böyle yakın bir takipte olacağının da işaretlerini taşıyor. Clinton "Bazı ülkeler Suriye krizinden faydalanarak, bu ülkeye terörist ve savaşçılar gönderiyor. Bu ülkeler, buna müsammaha gösterilmeyeceğini anlaması gerekir" dedi. 
Suriye ve bölgede yeni dengeler şekillenirken, Rojava'daki Kürtler de bulunduğu bölgede kendi öz yönetimi için harekete geçti. Eski, inkara dayalı 20.yüzyılın başlarındaki haritalar, yırtılıp çöpe atılıyor. Türkiye illahi birşeyi kaşımak istiyorsa, artık anlamsız hale gelen inkar politikasını kaşımalı.

SİDAR DÊRSİM