Cezaevlerinde bine yakın tutsağın sürdürdüğü açlık grevleri onbinlerin desteğiyle genişleyince, Türkiye saldırı planlarını geri çekmek zorunda kaldı. Açlık grevler sayın Öcalan’ın önerisi ile birlikte her yerde derhal son buldu. Direnişin kayıpsız bitmesi elbette herkesi mutlu eti. Ama direnişin verdiği mesajlar doğru okunmalıdır. Bu direnişin ortaya çıkardığı birinci ders, Kürt halkının özgürlük isteminin tanımını, altını çizerek bir kez daha yinelemesi idi: “Kimliksiz yaşam: yani özgürlüksüz, ana dilsiz, Öcalansız, asla!”
İkincisi, Kürt halkının direnişle sergilenen olağanüstü yüksek özgüveni ve birlik duygusu doğru okunmalıdır. Ne “ölüme odaklanmış şantajlarla” bu halkı teslim almak, ne de yerli ya da ithal malı kaşarlanmış caşlar ve içi çökmüş böl-parçala modelleriyle halkın devrimci mücadelesinin birliğini parçalayabilmek mümkündür.
Üçüncüsü, direniş “muhatap” sorununu bir kez daha netleştirmiş, hatta kökten çözmüştür. Kürt halkı, siyasal kurumlarını ve halk önderi sayın Öcalan’ı siyasal irade olarak nasıl sıkı sıkıya bağrına bastığını bir kez daha dünyaya göstermiştir. Direniş, Öcalan’ın, PKK’nin, HPG’nin, KCK’nin, BDP’nin sadece “katılımı” değil, ama aynı zamanda “mimarı” olmadığı bir barışın hayal bile edilemeyeceğini bir kez daha göstermiştir.
Bir başka ders, Kürt halkının özgürlük idealinin etkileyebildiği eylem dünyasının sınırlarının, sadece parçalanmış Kürdistan topraklarının bütünüyle değil, Ortadoğu’yu da, Avrupa’yı da geniş boyutlu olarak kapsayan bir yaygınlığa denk düştüğü  gerçeğinin yeniden vurgulanmış dolmasıdır.
Ve bütün bu gerçekler, artık Kürt halkının eylem sloganını dört parçanın mücadele birliğiyle biçimlemektedir. Kürt gerçeğinde bugün “hatt-ı müdafaa değil, sath-ı müdafaa!” söz konusudur.
***
Rojava baharında doğdun ışığım / Şemzînan’da gömüldü bütün Yavuz’lar / bir Arap taş attı gardiyanına / bir Süryani çiçek döktü yoluna / sirtaki oynuyordu bir Roman, bir de Rum / seheri selamlamak üzereyken sahur / heeyyt! / dum ba da dum / dum ba da duumm! 
Hoş geldin çocuk, umut getirdin / ışık saçtın karartılmış dünyama / hoş geldin dost / rojbaş heWal / wilkommen ve bien venu / yüreğimin bütünü! (Rojava’da Doğumlar)
Şiirler yazılmaz sadece yeni doğan üstüne, umutlar bağlanır sımsıcak, apaydınlık ve özveriyle döşenmiş yollarla.
Ne Esat diktatörlüğü, ne “özgür” (hür) sözcüğüyle güneşi balçıkla karatmak isteyen “muhalefet” yaftalı katiller ordusu, ne de Esat’ın öz be öz kardeşi ve silahlı çetelerin kurucusu ve hamisi Türk devleti Rojava’ya yönelik düşmanlıkta birbirinden bir milim geride değildirler. Kürt sözcüğüne düşmanlık üzerinde oluşan melanet cephesini birbiriyle savaş halindeyken bile Kürt’e karşı bütünleştiren bu ana damar, sömürgecilik batağından beslenmektedir. Serêkaniyê yönelik saldırılarda Türkiye’nin bu savaştaki esas hedefinin Esat değil, Kürtler olduğunu gözler önüne sermiştir.
Ama artık sözden eyleme dönüşmüş bir gerçekliğin adıdır “Kürt eski Kürt değildir” özcesi. “Nasıl olsa yenilgileri kaçınılmazdır” diye düşünsem de, bir savaşa, “gelsinler de boylarının ölçüsünü alsınlar” diyerek de olsa sessiz kalamıyorum. Ortadoğu’nun bütünü üzerinde böylesine pervasızca oynayabilmek kimsenin harcı olmamalıdır. Kendi çapımda Türkiye halklarını uyarıyorum.
***
İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonrasında yeniden Arap Dünyası’nın Lideri olma umudunu yaşayan Erdoğan, Mısır’ın bölge hakimiyetiyle yüz yüze gelince çarpıldı. Arap halklarının ve ABD’nin Filistin sorununda Mısır’ı yeniden görevlendirmesiyle birlikte Türkiye, içine itildiği tehlikenin boyutlarını fark etmese de, yaşadığı hayal kırıklığı nedeniyle şaşkın ördek gibi ortada kaldı. Ortadoğu’nun ABD patentli ılımlı Müslüman önderi, öfkesini yüksek tonla ölçüsüzce dışarıya vurarak dökmeye çalıştı. Günlerce “var mı bana yan bakan” türü naralar atarak Kasımpaşalılık hallerine sığındı, herkese “haddini bildirdi”: Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi’nin yapılanmasından tutun da Avrupa’nın ahlaksızlığına kadar içindeki kurtları yeniden dökmeye başladı. Ama bunların yanı sıra el açıp etek öpüp patriyot füzelerini dilenmekten de geri durmadı.
Bugün, Kürt halkının kendine güveni olağanüstü gelişkindir. Bu nedenle, sömürgeci Türk devletinin işkembeden savurduğu gazın etkisinin, sadece etrafa yaydığı iğrenç kokudan ibaret olduğunu bilmektedir. Ama bilir ki, koku ne kadar iğrençse bağırsaklar o kadar hastalıklıdır. “Zalimin kendi zulmünde boğulacağına ilişkin özdeyişler bir teselli girişiminin değil, tarihsel deneylerin sergilediği bir gerçektir.
Kudurdukça zulmünü artıran Türk devleti Ortadoğu’daki halklarla sınırlı kalmayacak bir savaşa doğru hızla yuvarlanmaktadır. Soğukkanlı olmaya çalışarak mevcut durumu bir kez daha irdelemekte yarar var. Yarar var, çünkü özcesiyle bu gidiş, gidiş değildir. Ya da belki de İslami kesimlerin çok rağbet ettikleri “kıyamet” hesaplarını gerçeğe dönüştürecek bir yuvarlanışın göbeğindeyiz.