Türklerin yüzde 99’unun Müslüman olduğu söylenir.
Dinin bir siyaset-ticaret aracı, gaflet-delalet gizleme maskesi olarak yaygınlığı da yüksek mertebelerdedir. Sadece Ramazan sofralarındaki safahata bakıldığında, işin özünün ne denli çürütüldüğü görülür. Yerine göre, din, bir mahalle baskısının aracı, oy çalmanın yöntemi, kandırmanın yolu olur, yerine göre, zaafların örtüsü, ahlaksızlığın maskesi, dolandırıcılığın karartılması...
Ve her koşulda ikiyüzlüklüğün daniskası...
Türkiye’de dini değerler, inanmayanları dahi rencide edecek ölçüde, ayaklar altına alınmıştır.
Yine Türklerin yüzde 99’unun milliyetçi olduğu su götürmez.
Şimdi bırakalım Türk halkının dışındakilerle ilişkisindeki inkarcı, dışlayıcı, nefret dolu kompleksli nobran saldırganlığını. Ele aldığımız, tarihiyle ve kendisiyle de barışık olmayan bir toplumdaki milliyetçilik.
Dünyanın pek çok yerinde gördüğümüz haliyle sıradan insanın milliyetçiliği, doğup büyüdüğü “baba ocağı”nı/“anayurt”u, yaşamı paylaştıklarını sevmek, ortak yaşama, değerlere, kamu malına özenli, sorumlu davranmak demektir; “yurtsever”ce, “halkcı” bir tavırdır, kapitalizmin pek kirletemediği bir insani duyugudur.
Oysa, Türkiye’de insanlar büyük çoğunlukla, dar bireysel çıkarları dışında, toplumsal sorumluluk duygusu taşımazlar. Hakim olan, bencillik ve umursamazlıktır. Saldırganlık o boyutlardadır ki, huzursuz ve hırçın bireyler her yerde her an birbirlerinin gözünü oymaya hazır beklemededirler...
Kendi toplumuna, onun ortak işlerine ve kaynaklarına hoyratca yaklaşmak, duyarsızlık, şiddete yatkınlık, korkunç boyutlardadır...
Sporu bile kanlı muharebeler olarak gören, müsabakalara satırlarla, döner bıcaklarıyla “ölmeye geldik” diye gidenlerin dünyasıdır burası. Ama bununla atbaşı gidense, şike, oyun içinde oyun, para ve ticaret, hile ve desisedir...
Militer değerlerin kutsandığı, riyakarlığın alabildiğine yaygınlaştığı, uygar toplum normlarının çürütülüp sahteci etiketlere dönüştürüldüğü orman yasalarına tabi bir düzensizlik sarıp sarmalamış her yanı. Kendi içinde dayanışma, paylaşma, hemcinsine acıma ve şefkat silinmiş, gözüdönmüş çıkarcılık egemen olmuş.
İnsanın yittiği, tedhişci şovenizmin hüküm sürdüğü kör kuyularda, hayat öğütücü bir didişmeye dönüşmüş...
Kendine ait olana bunca duyarsızlık, hatta düşmanlıkla beslenen “milliyetçilik” nasıl bir garabettir acaba?..
Yerleşik düzene henüz geçmemiş bir kalabalık sanki...Çılgın mı, çıldırtılmış mı, o da belli değil...
Riyakar dincilik vicdanını yitirmiş; vicdansız milliyetçilikle birleşmiş...
Milliyetçilik, yurtseverlikten kopmuş, militarizmle çığrından çıkmış...Din, milliyetçilikle bozulmuş...İkisi sentezlenmiş Türkçülük olmuş...
Oradan da istikamet “marş marş” ırkçılık...
Halkın neredeyse tamamını parsellemiş olarak ayrı ayrı da iş görüyorlar, birlikte de...
Ve stratejik konularda hep aynı kapıya çıkıyorlar...
Milletin ümmeti yutması, ümmetin milleti yutturması...Ve ırkçılıkla “tek yumurta ikizi” türünden bitişik nizam duruşu...Faşizmin en tehlikelisi, sıradan faşizm...
Evet biliyorum görüntüler, belirtiler bunlar...
Ama o “tek yumurta”, o kaynak üzerinde durmak gerek...
Anlamak için de derinlere inmek...
Türkiye’yi ve Türk toplumunun krizini çözümlemeyi sürdüreceğiz...
Türkiye’de din ve milliyetçilik
Bu iki olguyu, insanlığın ortak özünü bozan sınıfsal ideolojik manipülasyon araçları olarak değil de, belli tarihsel koşullarla biçimlenen sıradan duygular olarak ele alırsak, Türkiye’de yürek burkan insan manzaralarıyla karşılaşırız.