
Tutuklu gazetecilerin yargılanacağı dava, 10 Eylül 2012 Pazartesi günü İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. 35’i tutuklu 44 medya çalışanı hakkında İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, “örgüt üyeliği” ve “örgüt yöneticiliği” iddiaları ile hapis cezaları talep ediliyor. Aralarında haber müdürü, yazıişleri müdürü, editör ve muhabirlerin de bulunduğu tutuklu 35 basın çalışanının 13’ü Dicle Haber Ajansı (DİHA), 10’u Özgür Gündem gazetesi, 4’ü Demokratik Modernite Dergisi, biri Azadiya Welat, 5’i Fırat Dağıtım, biri Vatan Gazetesi ve ikisi de Fırat Haber Ajansı’ndan (ANF).
İddianamenin 700 sayfası haber
Tutuklu gazetecilerin neredeyse tamamının Kürt basınından olması nedeniyle dava, tutuklu Kürt gazetecilerin davası olarak adlandırılıyor. Hazırlanan 800 sayfalık iddianamenin 700 sayfası, yayın organlarında çıkan haberlerden oluşuyor.
Deprem haberleri, THY’deki cinsel taciz haberi, Pozantı Cezaevi’nde çocuk tutuklulara taciz ve tecavüz haberi, basın açıklamaları ve toplumsal gösterileri izlemek, haberleştirmek, haber müdürünün muhabiri ve yazarı ile haber ve yazı konusunda yaptığı telefon görüşmeleri, gazetede yapılan manşet toplantısıyla ilgili gazetenin yazarlarıyla yapılan telefon görüşmesi örgütsel faaliyet kapsamında değerlendiriliyor. Savcılık ‘KCK Basın Komitesi’ üyesi olduklarını iddia ettiği 35’i, 9 aydır tutuklu, 44 gazeteciyle ilgili hazırladığı iddianameyi esas olarak bu ‘suç’lara dayandırıyor. Abonelere kesilen faturalar, abone ücretlerinin, bayi satışlarının tahsil edilmesi, sarı basın kartı sahibi olmak, pasaport almak, yurtdışına seyahat etmek ise iddianamenin dayandığı diğer suçlar.
Gazeteci devletin imajını bozuyor!
Haberleri “devletin imajını bozacak” niteliktedir, gazeteciler “Türk devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecek haberler” peşinde koşmaktadır iddiasına dayanan suçlamalarla gazetecilerin, basın çalışanlarının, günlük yaşamlarında birbirleriyle yaptığı çoğu habercilikle ilgili telefon görüşmeleri “örgütsel suç” kapsamına alınırken, basın çalışanları çok kolaylıkla “örgüt üyesi terörist”, “örgüt yöneticisi terörist” haline getiriliyor.
20 Aralık 2011’da İstanbul Özel Yetkili 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ile Özgür Gündem Gazetesi, DİHA’nın tüm büroları, Demokratik Modernite Dergisi, Etik Ajans ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına “KCK Basın Komitesi” polis baskınları düzenlendi. Haber materyallerine el konulan basın kuruluşlarından 49 Kürt gazeteci gözaltına alındı. Gazeteciler, dört gün gözaltında tutulduktan sonra 24 Aralık günü savcılığa sevk edildi ve 35 gazeteci tutuklandı.
Basına düşen pay
Özgür Gündem gazetesi ilk duruşma öncesi açıkladığı bilgi notunda, “Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin Kürt sorununda izlediği çözümsüzlük politikasının bir sonucu olarak gerçekleşen KCK operasyonlarında basının payına düşen de bu oldu” diyor. Açıklamanın devamında gazetecilere yönelik bu davanın hukuki değil, Kürt basınını susturmaya yönelik bir dava olduğunu belirten Özgür Gündem gazetesi, davanın kamuoyunda ‘adaleti’ çok tartışılan ve görevine son verilen Özel Yetkili Mahkeme’nin açtığı bir dava olduğuna dikkat çekiyor.
“Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılmasına rağmen, gazetecilerin davasını sürdürecek olması da ayrı bir problemdir” denilen açıklamanın sonunda Kürt gazetecilere yönelik “KCK Basın Komitesi” adı altında yapılan bu operasyonun hazırlıklarının 2009 yerel seçimlerin hemen ardından başladığı ve bu hazırlıkların üç yıl sürdüğü açıklanıyor.
Tehdit, şantaj, haraket
Özgür Gündem gazetesi süreci böyle özetlerken gazetecilerin tutuklanmasının ardından hükümet kanadından gelen açıklamalarla gazeteciler ‘tecavüzcü’, ‘banka soyguncusu’ ve ‘katil’ ilan ediliyor, ‘tasmalı’ şeklinde ağır hakaretlere maruz bırakılıyor, “damarımıza basarsanız, kızarız” diye uyarılıyor ve “ağzına tıkarım o yazıları senin” diyerek tehdit ediliyordu.
İlk hakaret hükümetin başından, Başbakan’dan geldi. Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 24 Ocak’ta Zaman gazetesinin 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmada tutuklu gazetecilerle ilgili olarak “polis katilleri, cinsel tacizciler ve darbe destekçilerine gazeteci denilerek Türkiye’ye karşı kampanya yürütülüyor” dedi.
Tutuklu gazetecilerin ne ile itham edildiklerini, neden ceza aldıklarını belgeleri ile ortaya koyduklarını söyleyen Erdoğan, gazetecilerin ateşli silah ve patlayıcı bulundurmak, evrakta sahtecilik, cinsel taciz, terör, darbeye teşebbüs gibi gerekçelerle tutuklu olduklarını iddia ediyordu.
Ardından Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, BBC’de 1 Mart’ta yayımlanan Hardtalk programında yaptığı konuşmada, Türkiye’de gazetecilik yaptığı için tutuklanan hiç kimse olmadığını, tutuklu gazetecilerin mesleklerinden ötürü değil, “tecavüzcülük, cinayet, soygunculuk” gibi suçlardan dolayı hapiste olduklarını söylemişti.
Bağış programda kendisine tutuklu gazetecileri soran sunucu Stephen Sackur’a, “Gazeteci kimliği taşıyıp, bir başkasına tecavüz ederken, banka soyarken yakalananlar var” cevabını vermişti.
Tarih 27 Mayıs sahnede yine Türk Başbakan Tayyip Erdoğan ve partisinin İstanbul 4. Olağan İl Kongresi’nde konuşuyor: “Bazı gazetecilerin ulusal tasmaları vardı, tasmalarını çıkardık. Artık uluslararası tasma takanlar var. Uludere olayı üzerinden, Türkiye’de bir istismar siyaseti yürütülüyor. Uludere üzerinden yürütülen kampanya, uluslararası bir karalama kampanyasıdır.”
‘Damarlarımıza basarlarsa kızarız’
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, katıldığı bir televizyon programında basın özgürlüğü konusuna değiniyor: “Türkiye’de basın özgürlüğü yoktur diyen yalan söylüyor. Sansür vardır diyen de yalan söylüyor. İçerideki gazetecilerin amaçları başka; ideolojik... Asıl amaçları hükümeti yıpratmak” diyen Arınç, açıklamasında gazetecileri tehdit etmeyi de ihmal etmiyor: “Gazeteciler damarımıza basarsa, kızarız.”
AKP Hükümetinin basın özgürlüğü konusunda verdiği demeçlerin en despotça olanı ise İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’den geldi. Partisinin Ordu il başkanlığında düzenlenen bayramlaşma programına katılan Şahin, yaptığı konuşmada Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu dile getirdikten sonra köşe yazarlarına şöyle sesleniyordu: “Ağzına tıkarım o yazıları senin.”
Hükümet kanadından gelen ve nefret söylemi içeren, hakaret dolu bu açıklamalar, demokrat kesimin tepkisini çekmeye devam ederken tutuklu gazetecilerin durumuna dikkat çekmek için Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) oluşturuldu.
TGS Platformu’nun dönem başkanlığını yaptığı süre içinde, İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde gerçekleşen “Tutuklu Gazeteciler İçin Tanıklık Günleri” eylemleri ile gazetecilerin durumuna dikkat çekmeye çalışıldı.
10 Eylül 2012’de başlayacak tutuklu gazetecilerin davası muhalif basın kuruluşları tarafından da takip edilecek. Dava ile ilgili tepkilerini belirten muhalif basın temsilcilerinin görüşleri söyle:
İlk kez bu kadar gazeteci yargılanıyor
Necati Abay (Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) sözcüsü:
Türkiye basın tarihinde ilk kez bu kadar çok sayıda gazeteci bu davada yargılanacak. Bu bir gazeteci kıyımıdır. Bunun özellikle belirtilmesi gerekir. 29’u gazeteci, 6’sı basın emekçisi tutuklu 35 ve tutuksuz yargılananlarla birlikte 44 basın çalışanının duruşması 10 Eylül 2012 tarihinde Çağlayan Adliyesi’ndeki İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.
10 Eylül davası, Türkiye tarihinin en büyük gazeteci davasıdır. 10 Eylül davasında Kürt basını nezdinde kapsamlı olarak gazetecilik mesleği yargılanacak. TGDP olarak basın özgürlüğüne, düşünce ve ifade özgürlüğüne, temel insan haklarına duyarlı tüm kişi ve kurumları bu büyük davayı yakinen takip etmeye, gazetecilerin asılsız iddialarla yargılanmasını, asıl olarak ise gazetecilik mesleğinin yargılanmasını tanıklık etmeye çağırıyoruz. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) olarak 10 Eylül’de tutuklu 35 basın çalışanının serbest bırakılmasını istiyoruz.
Uydurma senaryolarla yargılanıyorlar
Semiha Şahin (Atılım Gazetesi Editörü):
Faşizm hangi ülkede olursa olsun, hangi tarih aralıklarında olursa olsun, ezilenlerden yana söz söyleyenleri, düşünce belirtenleri hedefine koydu. Ezilenlerden yana sosyalist bir çizgide yayın yapan bir gazete olarak biz de hükümette hangi parti yer alırsa alsın, yayın hayatını sürdürdüğümüz 18 yıl boyunca, sermayenin sesi hükümetlerin saldırılarına maruz kaldık. Bürolarımız basıldı, dağımcılarımız gözaltına alındı, tutuklandı. Haftalık yayın yapan gazetemiz, birçok defa kapatıldı. Para cezaları, hapis cezalarıyla sesimiz kısılmaya çalışıldı. Tüm bunlara rağmen yayın hayatımızı sürdürüyor, sesi kısılmaya çalışan tüm ezilenlerin sesi olmaya devam ediyoruz. Elbetteki sömürgeci faşist devletin saldırılarını en yoğun Kürt basını yaşıyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesiyle birlikte, Kürt basını da silahla bombayla susturulmaya çalışıldı, çalışanları sokak infazlarıyla öldürüldü. Sürdürülen mücadele özgür basına elbette önemli mevziler kazandırdı da. Ancak saldırılar çok değişik biçimde sürmeye devam ediyor. Kürt siyasetçilere, sosyalistlere yönelik siyasi soykırım, muhalif basına da yoğun bir şekilde uygulanıyor. İşte ‘KCK Basın Birimi’ adı verilerek, Kürt halkının sesi olan basına yönelen sindirme saldırısı da bunun bir parçası.
Haber yaptıkları, fotoğraf çektikleri, yorum yazdıkları, haber için iletişim kurdukları için yani işlerini yaptıkları için onlarca gazeteci şu anda cezaevinde. Tutuklanma öykülerini hepimiz biliyoruz. Bu topraklarda, devlete biat etmiyorsan, onun kalemiyle, kamerasıyla çalışmıyorsan, herhangi bir bahaneyle tutsak edilmen çok kolay. Sosyalist, devrimci basının başına gelen de, Kürt basın çalışanlarının başına gelenler böyle bir şey. Üstelik devletin yargısı da yeni argümanlar ekleyerek, gazetecileri bugün yaptıkları haberler nedeniyle yani yıllardır yok saydıkları gazeteci kimlikleri ile suçluyorlar. Gazetecileri ‘örgütsel habercilik’ yapmakla suçlayarak, yaptıkları haberler, röportajlar, BDP milletvekilleriyle yaptıkları söyleşiler ve aldıkları görüşler, AKP Hükümetini eleştiren haberler yaptıkları gerekçelerle suçlamalar yöneltiyorlar. Haklarındaki tek ‘delil’ bunlar tutuklu gazetecilerin. Benzer bir durum, senaryo, Genel Yayın Yönetmenimiz ve aynı zamanda HDK Genel Yürütme Kurulu üyesi İbrahim Çiçek için de hazırlandı. İbrahim Çiçek de, uydurulan senaryolarla firari sanık durumuna düşürüldü. Gazetemizin bir dönem yazı işleri müdürlüğünü yapan Hatice Duman halen Gebze Cezaevi’nde... Yine Genel Yayın Koordinatörümüz Sedat Şenoğlu’da Edirne F Tipi Cezaevi’nde. Onların hikayesi de çok farklı değil. Uzun yıllardır tutsak olan Duman ve Şenoğlu’nun da önümüzdeki günlerde duruşmaları görülecek. Faşizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden, özgürlük, adalet ve eşit isteyen tüm kesimlerin sesi ve soluğu olan özgür basının yanında olmaya çağırıyoruz.
Yargılanan düşünce özgürlüğüdür
Eren Keskin (Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni):
Özgür Gündem’in şu anda yaşadığı baskılar aslında doğumundan beri yaşanan baskılardır. Özgür Gündem’in ilk yıllarından beri avukatlığını da yaptım ve o dönem çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı kontrgerilla cinayetlerinde kaybettik, gazete bombalandı, büroları yakıldı, defalarca gazetemiz kapatıldı, o kadar çok ki sayısını bile hatırlamıyoruz. Bu kadar yoğun baskı sürecinden gelmesine rağmen yarattığı Özgür Basın geleneği hala devam ediyor. En son yaklaşık 2 yıl önce yeniden Özgür Gündem adıyla yayına başladı. Bu KCK operasyonları ile gazetemize yönelikte bir saldırı kampanyası başlatıldı. Bizim gazeteci arkadaşlarımızın da tutuklu olarak yargılanacağı bir dava başlayacak. 24 yıllık avukatlık hayatımda bu kadar kolay, bu kadar futursuzca tutuklamaların yapıldığı bir dönem yaşamadım. İfade ettiğim gibi çok ağır mağduriyetler yaşadığımız, can kayıplarının yaşandığı dönemlerden geçtik, ancak bu kadar kolay tutuklamanın yaşandığı bir dönem hiç olmadı. Dosyaya baktığımızda arkadaşlarımızın tamamının yaptığı haberlerden dolayı suçlandıklarını görüyoruz. Hukuki olarak son derece anlaşılmaz bir dosya ile karşı karşıyayız.
Esas olarak Kürt basınında çalışıyor olmaları suç olarak kabul ediliyor ve gerekçeler yaratılarak tutuklanıyorlar. Örneğin, arkadaşlarımız içinde bana göre durumu en çarpıcı olan Yüksel Genç. Bugün hemen her kesimden insan “dağdan insinler, hayata karışsınlar, sorun çözülür” diyor. Yüksel Genç bir dönem dağlarda bulunmuş, Barış Grubu ile buraya gelmiş, cezaevinde yatmış, çıkmış ve gazeteci olarak çalışmaya başlamış bir arkadaşımız. Ama bu sistem O’na çalışma hakkı, yaşam hakkı tanımıyor. Yüksel Genç, bugün çok ağır suçlamalarla tutuklu. Bu nedenle aslında bu dava, sistemin kendisine tuttuğu bir ayna görevi görmekte ve bu dava ile sistemin bugüne kadar söylediği her şeyin aslında doğru olmadığını da görüyoruz. Bu davada esas olarak düşünce ve basın özgürlüğü yargılanıyor. Bu KCK operasyonları ile sadece Özgür Gündem değil Kürtlerin legal alanda tüm mücadele alanlarının engellenmesi girişimi ile karşı karşıyayız. Sorun Kürtlerin kendi basın organlarını özgürce kurmaları ve sürdürmelerini engellemek. Kürt basınını kapatarak, yasaklayarak bunu yapan iradenin varlığı bence esas sorun ve bu irade devam ediyor.
‘Onların gazeteciliğine tanığız’
Barış İnce (Birgün Gazetesi Yazı İşleri Müdürü):
‘KCK davası’, Kürt sorununa AKP yaklaşımını göstermesi açısından önemle izlediğimiz bir dava. Ancak bizim gibi muhalif gazeteler için bir önemi daha var. O da kendi arkadaşlarımızın da bu davada tutuklanıp cezaevine gönderilmiş olması. Muhabirimiz Zeynep Kuray, KCK soruşturması kapsamında akla ziyan kimi delillerle tutuklandı. Telefonda “Ben para için değil halkım için haber yapıyorum” diyen Zeynep’in bu konuşmasında para motivasyonuyla değil örgüt motivasyonu ile çalıştığı kanıtlanmaya çalışıldı.
Dinleri imanları para olmuş bu insanlardan halk sevgisi beklemek de, adalet beklemek de çok zor. Tamamen siyasi gerilimler, fay hatları üzerinden insanlar içeri alınıyor, serbest bırakılıyor, kişilere özel muamele yapılıyor. Biz arkadaşlarımızın tamamen gazetecilik faaliyetlerinden dolayı içeride tutulduğunu biliyoruz. Onların gazeteciliğine de tanığız. Onları asla yalnız bırakmayacağız. Bu arada gazetecilerin hakim karşısına çıkacağı gün Zeynep’ten herkes gibi ben de çılgın bir performans bekliyorum.
Haber, yazı, telefon ve itirafçı...
Fatih Polat (Evrensel Gazetesi Yazıişleri Müdürü):
‘KCK gazeteciler iddianamesi’ kapsamında yargılanan 44 meslektaşımız 10 Eylül günü mahkeme önüne çıkacak. “Terör örgütü yöneticisi” ya da üyesi olmak ile suçlanan meslektaşlarımızın, bu ‘suçlarını’ kanıtlamak üzere iddianamede haber, yazı, telefon görüşmeleri gibi gazetecilik faaliyetlerine ek olarak bir de, her tarafından dökülen ‘gizli tanık’ ifadeleri bulunuyor. Aklı başında herkes şu gerçeği kabul edecektir; eğer Türkiye’de hükümet, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü mücadelesini baskılamaya yönelik bir siyaset uygulamıyor olsa idi, 19 Aralık günü işlerinin başında olan gazeteci arkadaşlarımız bu aradaki süreci hiç yaşamamış olacaktı. Ne var ki, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın KCK operasyonlarının planlı bir şekilde yürütüldüğü biçimindeki sözlerinden de öğrendiğimiz gibi, dönem, iktidarın Kürt politikasına çomak sokanları mümkün olabildiğince ‘bertaraf’ edebilme dönemidir. Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekili de, belediye başkanı da olsanız, herkesin gözü önünde ayan beyan gazetecilik de yapıyor olsanız bu gerçek değişmiyor.
Bu durumda güncel bir örnek olarak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Suriye’de kaçırılan Türk gazeteci Cüneyt Ünal’ın roketatarla çekilmiş fotoğrafının senaryo olduğunu öne sürerek, dile getirdiği şu sözleri hatırlatmak isteriz: “Gazetecilik için bölgeye gitmiş Cüneyt Ünal’ın silahlı bir militan haline dönüşme ihtimali var mı? İddiaları hiçbir şekilde ciddiye almıyoruz. Sağlığından birinci derece Suriye devleti sorumludur.”
Aynı biçimde, tamamen uydurma gerekçelerle ‘KCK gazeteciler davası’nın sanığı yapılmış olan gazeteciler için ve Ergenekon davasının sanığı yapılan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de aralarında bulunduğu meslektaşlarımız için bizzat Başbakan Erdoğan’ın ve bakanların “Onlar gazetecilik faaliyetinden dolayı tutuklanmadı” biçimindeki sözlerini hatırlatarak sorabiliriz: Ne farkı var? Suriye devleti ya da başka bir devlet yaptığında antidemokratik ve gayrimeşru olan bir uygulama siz yaptığınızda neden meşru olsun?
‘Gerçek’ nasıl ademe mahkum edilecek
Nadire Mater (Bianet Proje Danışmanı):
Erdoğan kendi medya ortamında yeniden sordu: Medya kimin yanında yer alacak? Sonra da “yayın yönetmenlerinin yönetmeni” olarak istikameti gösterdi: “Bunlara (Roj TV, Mezopotamya ve sosyal medya) karşı bir tavrı yazılı ve görsel medyanın hep birlikte olması lazım. Bunları ademe mahkum etmek (yokluğa mahkum etmek) durumundayız, eğer bunları ademe mahkum edersek biz o zaman çok daha hızla mesafe alırız.”
Evlerine, işyerlerine yapılan baskınlarla toplanan Kürt medyasından 35 gazeteci/medya çalışanı sekiz ay 20 gün sonra 10 Eylül’de yargılanmaya başlıyor. Temmuz ayına hapiste giren 95 gazeteciden 62’si ve 35 dağıtımcının tümü Kürt medyasından. Yani onlar, başbakanın “ademe mahkum etmek gerek” dediklerinden. Bu yeni bir icat değil. Hangi ülkede savaş ve çatışma ve “sorun” varsa, muktedirlerin medyaya dayattığı hep budur: “Ey gazeteci! Devletin ‘medya ortamı’ olacaksın.” Yoksa “gerçek” nasıl ademe mahkum edilecek? Neyse ki, iktidarca hizaya sokulamayan, iddianamelerin yeni diliyle söylersek haklar için habercilik ve gazeteciler için özgürlük temelli “medya ortamları” peşinde koşan, sokaklarda ses çıkaran gazeteciler de var. Çağlayan’da buluşalım.
BETÜL KILIÇ / İSTANBUL