Soykırım’ı özet olarak tanımlarsak: Ulusal, ırksal, ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırılmasıdır.
Birleşmiş Milletler bunu bir insanlık suçu olarak kabul etmiş ve Paris’te 9 Aralık 1948 yılında Soykırım sözleşmesini imzalamış. Ve bu suçları beş ayrı grupda toplamış:
a) Gruba mensup olanların öldürülmesi.
b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi.
c) Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldırılacağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek.
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak.
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.
Türkiye, Uluslararası bu sözleşmeyi 23 Mart 1950’de imzalayarak taraf olmuştu.
Türkiye kurulduğu günden buyana bu sözleşmeyi ihlal etmiştir. Ve halende ihlala devam etmektedir: 1925’de onbinlerce Kürt, Kürt oldukları için devletin eliyle öldürülmüş, 46’sı idam edilmiş, mezarları bile bilinmemektedir. Keza 1938’de Dersim’de 100 bine yakın Alevi, Kürt ve Alevi oldukları için öldürülmüş, kimisi de idam edilmiş, mezarları bile bilinmemektedir. Burda Soykırım’ın ‘a’ bendindeki suçu işlemişlerdir.
Antropolog Eva Domaska: “Ölüm olmasaydı tarih de olmazdı. Tarih ölümden beslenir. Tarih mezarla başlar” der. Devlet, Kürtlerin ve Alevilerin tarihinin oluşmaması için, yer yüzünden silinmesini istiyor. Ve bu yüzden, askeri kışlaların, karakolların bahçelerine ve tenha arazilere çukur kazarak faili meçhul bir şekilde 20 bini aşkın insan gömülmüş. Bunların bazıları kazılan çukurlarda çıkarıldı. DNA testleri bile yapıldı ve kimlikler tespit edildi.
Bu ulusu, belleklerden silinmesini, yer altından da barındırmaması için çareler arıyor. Bu nedenle Kürtler asit kuyularına atılıyor, kimyasal silahlarla öldürülüyor. Mezar taşlarına saldırılarak dozerle yıktırılıyor.
Tarihsel yurtlarında fiziksel olarak yok edilmekle kalmamış, kültürel ve tarihsel iz bırakmamaları için de köyleri yakılmış, yıktırılmış. Onarıma gelenlere, şiddet uygulanarak olanak verilmemiştir. Öldüremediklerini göçe zorlayarak, yurt içine ve yurt dışına sürülmüş, böylece asimilasyona tabi tutulmuştur.
Devlet, kendi ölülerini ulusal şahadet çerçevesinde yüceleştirip ölümü ulusal kimliğin inşasının bir parçası olarak kullanır ve bunu tüm TV kanallarında halkın beyinlerine çivilerken; Kürtleri öldürmekle yetinmemiş, öldürdükleri bedenlerin bir anlam ve değere dönüşmesini engellemek için onları sembolik ve politik olarak da öldürmek için her türlü yolu denemiş. Törelerine göre Kürtlerin cenazelerini kaldırmasına olanak tanımıyor. Cenazeyi kaçırıyor ve ya halkın uykuda olduğu bir saatda kaldırtıyor.
1980’lerin sonunda Siirt’te askeri çöplük alanı olarak kullanılan Kasaplar Deresi’ne PKK’li tutsak ve gerillaların cesetleri atılmıştı. İşkence edilen, derelere atılan, kurda kuşa yem edilen, askeri ciplerin arkasında sürüklenen, kesilmiş başla ve cesede basılarak fotoğraf çekmeler. Ve hatta “kutsal vatan topraklarını kirletiyor” diye gömüldükleri yerlerden kepçeyle çıkarılıp ellerle parçalanan cesetler, bombalanan mezarlıklar... Sonuç olarak, insan gibi ölmesine müsaade edilmeyen son otuz yılda mezardan mahrum bırakılan Kürtlerin sayısı onbinleri geçiyor. Geride kalanlar, huzursuz, karamsar ruhları ile duruyor. Ölüm hali sürekleşiyor. Ne ölüleri tam ölebiliyor ne de yaşıyanlar hayata kaldıkları yerde devam edebiliyor. Bu hal ve gidişat Soykırım’ın ‘c’ bendindeki şartlara tıpa tıp uymuyor mu?
Kürt ve Alevilere, Soykırım ilk okulda başlıyor. Kürt oldukları halde, Türk oldukları zorla kabul ettiriliyor. Her gün and içirilerek, iliklerine işletiliyor. Keza Alevi çocukları, Alevi oldukları halde zorla Sünni mezhebin inanışlarını öğrenmesi için din dersi öğretiliyor, namaz kıldırılıyor. Bu yaptırım Soykırım’ın ‘e’ şıkkın ihlali değil mi?
Yine Maraş, Çorum, Sivas, Malatya ve Gazi’de Kürt ve Alevilerin toplu olarak devletin organizasyonu ile öldürmeleri Soykırım’ın ‘a’ ve ‘b’ bendlerindeki suç işlenmiyor mu?
Kürdistan’ın bazı illerinde bir uygulama başlatılmıştı bir kaç yıl önce: Evli kadınların doğum yapmaması için, hile ile kadının doğum kordonlarını bağlıyorlardı. Durum gazetelere yansıyınca bu uygulammadan vaz geçildi. Bu da Soykırım’da zikredilen ‘d’ şıkkın ihlali değil mi?
Türk devletini idare edenler, Ape Musa Anter’in şu şiirini anlamışlardır sanırım: “Ve cellat uyandı yatağında bir gece / Tanrım dedi, bu zor bilmece / Öldükçe çoğalıyor adamlar / Ben tükenmekteyim öldürdükçe”.
Türkiyeli halkların barış içinde yaşıyabilmesi için, devletin Soykırım’dan vaz geçip kendi geçmişiyle hesaplaşarak adil olmanın yolunu araması gerekir. Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halkı olan Kürtlerden, Alevilerden ve diğer halklardan özür dileyerek barış yapması gerekiyor.
Bundan başka insancıl bir yol var mı? Yoksa yanılıyor muyum?

elbistanliali@fsmail.net