Geçenlerde BM Güvenlik Konseyi’nde çocukların silahlı çatışmalarda kullanan devletleri ve silahlı grupları kınayan bir karar tasarısı onaylandı. Tasarıda Türkiye’den ve PKK’den söz edilmemesi derin bir paradoksu açığa çıkarıyor. Kürdistan’da yaşanan savaştan ötürü bölgede süren çatışmalı sürecin en büyük kayıp veren kesimlerin başında çocuklar geliyor. İHD Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı çocuk ölümleri raporuna göre; 1988 yılından bugüne kadar 561 çocuk, “güvenlik güçleri” tarafından veya askeri patlayıcılar sonucu yaşamını yitirdi. Raporda AKP döneminde öldürülen çocukların sayısının ise daha vahim bir tabloyu ortaya çıkardığı görülüyor. Her seferinde ülkenin demokratikleştiği yönünde açıklamalarda bulunan ve sivillere yönelik öldürülme olaylarının bittiğini iddia eden AKP Hükümeti döneminde savaştan ötürü 181 çocuk çeşitli nedenlerle yaşamını yitirdi
52 devlet ve silahlı grubun silahlı çatışma ortamında çocukların maruz kaldığı ölümlü sonuçlara dair Türkiye’den ve PKK’den söz edilmemesi Türkiye’nin BM‘de savaşı gizlemeye çalışmasından kaynaklanıyor. Oysa PKK saflarına giden çocuklarda var ve devlet fevkalede bunu kullanabilirdi, fakat kullanması durumunda savaşın bir tarafı olmasından ötürü kendi durumunu sorgulatması rizki artıyor. Oysa sadece Türk medyasına yansıyan çocuk ölümleri oranında çocuklara yönelik ciddi katliamlar var. Türkiye’nin savaşı ısrarla gizlemeye çalışmasının başlıca iki nedeni var: 1-PKK’nin bir ulusal kurtuluş hareketi olarak tanınmasını engellemek. 2- Savaş sürecinde katlettiği çocukların hesabının kendisinden sorulacağı endişesini taşımak.
İlginçtir, inanılması zor ancak Türkiye BM’de PKK’yi bırakalım “suç işleyen” bir ulusal örgüt olarak kabul etmesi, varlığını bile kabullenmiyor ve böyle bir savaşın olmadığını iddia ediyor. Ancak BM’nin dışındaki kurumlara PKK’nin nemenem bir “terör” örgütü olduğunu sahte belgelerle kanıtlamaya çalışması ise Türk devletinin uluslararası düzeyde de ne denli iki yüzlü ve inkarcı olduğu görülmektedir. Türkiye’nin savaşı kabullenmesi, savaştaki insan hakları ihlalleri ve Cenevre Sözleşmesi kapsamında sorgulanacağından korkuyor. BM’de çok masum değil, devlet çıkarlarına göre davranıp kendisine üye devletin iddiasına göre davranır. Bu durumda BM’nin Birleşmiş Milletler’den çok Birleşmiş devletler olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Kürtlerin gasp edilmiş hakları ve hakedecekleri statüleri gündeme gelmesin diye Türkiye “anlaşılmayan dil” politikasını sürdürüyor.
Özellikle AKP iktidarı süresince Kürt çocuklarına yönelik yoğun bir tutuklama ve ağır cezalara çarptırma zulmü ve işkencesi yaşandı yaşanıyor. Yaşları onsekizin altında olan çocuklara en doğal demokratik eylem hakkı olan gösterilere katılmaktan ağır hapis cezasına çarptırılıyorlar. Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde, Birleşmiş Milletlerin, çocukların özel ilgi ve yardıma hakkı olduğunu ilan etmesi ve Türkiye’nin bu antlaşmaya imza atması yetmiş yılı geride bırakmasına rağmen, AKP Hükümeti yasalarda yaptığı düzenlemelerle çocukların yetişkinler gibi yargılıyor ve ağır cezalara çarptırıyor. Filistinli çocuklara hamilik yapan AKP, kendi ülkesinde güvenlik güçleri tarafından öldürülen, tutuklanan ve çok ağır şartlarda cezaevlerinde çürütülmeye bırakılan Kürt çocukları için Erdoğan, “Çocuk da olsa kadın da olsa...” diye kükrüyordu.
Özellikle AKP döneminde çocuklara çok ağır cezalar veriliyor. Çocuklara bu ağır cezalar neyin bedeli? Tecavuz mü, cinayet mi, gasp mı, bombalama mı? İHD’nin yaptığı açıklamada “Polislere taş attıldığı ve protesto eylemlerine katıldıkları için bu cezaların verildiğidir. İncelemeye gerek duyulmadan, tek celsede suçlu olduklarına karar verildiğine işaret ediliyor. Bu uygulamalar hukuk dışı olduğu gibi, Kürt halkına düşmanlık temelinde yürütülen beyaz katliamın bir parçasıdır.
Tayyip Erdoğan, Davos’ta Filistin çocukları için İsrail ile didişiyordu, fakat Kürt çocukların tutuklanması için talimatlar vermesi başka bir çelişkiydi. Tayyip, fırsat buldukça çocuklarınıza sahip çıkın çağrısı yapıyor. Hiç bir anne baba çocuklarını tehlikeli ortama sürmek istemez, fakat baskının zulmün had safhada olduğu ortamda çocukların önünü kimse tutamaz. Devlet gelişen olayların neden ve sonuçlarını anlamak istemediği için, gerçekliği hiç görmek istemiyor. Önce babalar faili belli cinayetlerle katledildi, köyler yakılıp yıkılınca kentlere doluşan yoksul aile çocuklarının ne yapmasını bekleniyordu? Uğurların, Ceylanların ve Roboskî’nin hesabını dahi soramayan bir hükümet vatandaşından antidemokratik yasalara saygı duymasını bekleyebilir mi? Kürt halkını inkar eden devlet, BM’de yaşadığı savaşı da inkar ediyor. Yaşanan savaşın boyutu, ulusal ve uluslararası düzeydeki inkarcılığı yerlebir ettiğinde ne diyecek acaba?
dere@bluewin.ch