
Türkiye’de devam eden KCK operasyonlarının iki yüz var: Biri; Kürt hareketinin kentleşemesini, güçlenmesini engellemek. Kürt hareketinin kentlerde güçlenmesi devleti korkutuyor. Mart’ta ilan edilen “Özerklik”, “paralel devlet” olarak algılandı. Yani kast edilen ikili iktidardır. Oysa Kürdistan’da ikili iktidar yeni birşey değil. Örneğin; birçok ildeki valilik kurumu kenti yönetmekten uzak, bir askeri kurum haline gelmiştir. Halk sorunlarını oluşturduğu meclislerinde çözüyor. Kaldıkı devletin bu süreci geriye götürme şansı yoktur. KCK operasyonları, savaşın kentleşmesi demektir.
İkinci yanı; “KCK tutuklamaları”nın aydın ve kitle örgütleri yöneticilerine sıçramış olmasıdır. Tutuklamalar, tutuklanan aydınların ve sivil bir kurum olarak KESK’in ortak özelliklere sahip olmalarından kaynaklanıyor. Ortak özellikleri, Türkiye’deki demokrasi savaşımında tutarlı davanıyor olmalarıdır. Devlet onlardan da korkuyor. Neden korktuğu ise devletin bölgede üslendeği “görev”de saklı.
KCK tutuklamalarının bu denli genişletilmesi, Türkiye’nin bölgedeki yeni görevi ile de ilişkilidir. Bu görev oldukça büyüktür. Çünkü sorun sadece Suriye değil, sırada İran var. İran’a müdahale, sadece Ortadoğu’yu değil, dünyayı ilgilendirir. Ve Türkiye gibi ülkeler için büyük bir risktir. Türkiye “NATO füze kalkanı” projesinde yer alacağını söylediği anda, İran’a karşı girişilecek bir savaşta da yer alacağını ilan etmiştir. Özellikle son bir yılda ABD ve Batı’nın Türkiye’ye bakış açılarında belirgin bir değişim olduğu gözden kaçmıyor. KCK tutuklamalarına karşı sesizlik, Kazan Vadisi’nde gerillalara karşı kimyasal silah kullanılmasına karşı ilgisizilik, yeni “Süper Kobra”ların ve insansız keşif uçaklarının bir sorun yaşanmadan Türkiye’ye verilmesi ve bütün bunlar bir şeyi gösteriyor: Verilen dış “görev”in büyüklüğünü gösteriyor.
Bundan dolayıdır ki halk kitleleri altan alta psikolojik olarak bu sürece hazırlandırılıyor. Halka sahte “Güçlü, büyük bir Türkiye” resmi gösteriliyor. Bu gelişmelere koşut, AKP Hükümetinden artık “demokratikleşme” sözü duyulmuyor. Baskılar artacak gibi ve üçüncü ayak ise medya olacaktır. Özellikle devrimci-demokrat, barış yanlısı medyayı büyük bir baskı ve tutuklama bekliyor, diyebiliriz. Hatta bu saldırı dalgası, savaştan çıkarı olmayan işverenleri bile kapsayabilir.
KÜRTLERE ‘SAVUNMA PSİKOLOJİ’...
KCK operasyonlarına paralel giden bir durum daha var: İmralı engeli, Kandil ve Gerilla alanlarının aralıksız bombalanması. “PKK”nın yok edilemeyeceği” görüşü, genel geçerliliği olan bir benimsemedir. PKK - devlet arasında yapılan “barış görüşmeleri” de bunu doğruluyor. “Barış masası”ndan kalkmak, alınan kararlara uymamak, İmralı’ya konan tecrit, ve yoğun bir hava saldırısı yine bu “büyük görev”le ilgilidir. Ölçü, Irak savaşıdır: PKK bu savaş ortamını iyi kullandı ve buradan güçlenerek çıktı. Devletin korkusu: Kürtlerin yeni savaştan da güçlenerek çıkmasıdır. Ayrıca, Türkiye’nin bölgede üsleneceği “görev”lerde zorlanması durumunda, Kuzeyli Kürtler ile yeniden bir “ataşkes” yapmayı denemesi gelişebilir. Eğer böyle bir durum gündeme gelirse, Kuzeyli Kürtlerin ateşkes sürecinde uluslararası bir “garantörlük” ya da bu BM gibi uluslararası bir gücün gözetimini istemeleri, Kürtlerin kazanımlarını kalıcılaştıracaktır.
Her durumda, Kürdistan’daki savaşın kentlere taşınması kaçınılmaz görünüyor. Türkiye’nin batısındaki büyük kentlerde değil, Ortadoğu özgülüne benzer bir savaşın Kürt kentlerinde gelişmesinin çokca işareti var. Eğer böyle bir savaş Suriye’ye saldırı öncesinde gelişirse Türkiye’e Suriye ile daha sınırlı görevler üslenmek zorunda kalacak, yok eğer Türkiye’de müdahale gücü olarak Suriye’ye girdikten sonra gelirşirse Türkiye, gireceği Suriye’den kolay kolay çıkamayacak duruma düşecektir. Her iki durumda da bu “iş“in faturası AKP’ye pahalıya mal olacaktır.
İRAN’DAN ÖTESİ
Seslendirilmemiş bir beklenti diyeyim adına; Kamuoyunun bilinen bölümünde Tunus’da başlayan sürecin İran’la noktalanacağı beklentisi var. Bu algı, doğru değil. İki nedeni var:
1) Bu, bir büyük proje. Sözü edilen proje Ortadoğu değil, Büyük Ortadoğu’yu kapsıyor. Büyük Ordadoğu’nun sınırları yukarıda anlattığımız bölgedir;
2) Ağırlıklı olarak İslam dünyasını kapsıyor;
Son yıllarda yanlış yürütülen bir tartışma var: Nedense yapılan analizler, daha çok İran’ın batısını baz alarak yapılıyor, İran’ın doğusu ise hesaba katılmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve üçüncü büyük askeri gücüne sahip olan Çin, İran’ın doğusunda bulunuyor. Pasifik Asya’sının ekonomik ve stratejik konumunu burada anmakla yetinelim. Benazir Butto’un bir suikastla öldürülmesi ile yarım bırakılmış bir sürecin nasıl bir biçim alacağı bekleme konusudur. Aslında o bölgeye Afganistan’ın bir uzantısı olarak da bakmak gerekir. İran’ın doğusuna Afganistan’da uygulanmakta olan politika mı sarkacak, yoksa daha özgün bir yöntem mi geliştirilecek yoksa “Arap Baharı”ndeki yöntem mi uygulanacak. Bunu, şimdilik Amerika ve Batı’dan başka kimse bilmiyor. Ayrıca bu bölüm ayrı biri analizin konusu.
BU SÜREÇTE AB’NİN YERİ
AB, dış politika da kendi içinde gereken “birlik”i sağlamış değil. Balkanlar’da, her iki Körfez Savaşı’nda ve şimdiki süreçte de böyledir. Ama parçalanmış halde de olsa, AB, bu sürecin içindedir. Bu kah Amerikan politikalarının peşinden sürüklenme biçiminde kah çatışmalı halde olsun, ama AB bu sürece dahildir.
Çünkü bu bölge AB için önemlidir. Gelişmelere ilgisiz kalamaz.
1973 yılında ABD ile AET (AB’nin o zamanki adı) arasındaki ilk “çatışma” bu bölge olmuştur. İkinci Dünya savaşı sonrasında ABD, AET ülkeleri ile ilişkilerini sınırlandırmıştı. AET “Lome Anlaşmaları” olarak bilinen anlaşmayla yolunu benimsedi. Bu girişim, ABD’nin çizdiği sınırları aşmaktı. Çünkü, AB bu yöntemle üçüncü dünya ükeleriyle serbest ticari anlaşmalar yapmaya başlayınca ABD’nin tepkileri ile karşılaştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk Avrupa Amerika çatışması burada başladı.
O gün AET’nin bu anlaşmaları yaptığı ülkeler, bugün “değişim” yaşayan ülkelerdi. AB sürecinde ise “Yakın Çevre Politikası” ile daha üst boyutta bir rekabet ortamına girdi. AB’nin genişleme projesi (siz bugünkü haline bakmayın) 52 ülkeyi ve bu ülkelerde yaşayan 850 milyon insanı kapsıyor. Yani Avrupa bu politikasını terk etmiş değil. Bu nedenledir ki ABD’nin çevresini kuşatmasını istememektedir.
Bu çabayı Libya olayında açıkça gördük. İlk saldıran olmakla Fransa Libya’ya değil, Amerika ve İngiltere’ye “baskın” yapmıştır. Fransa, NATO’dan ayrı ve de önce askeri müdahale yapmıştır. Aynı tutumu, şimdi Suriye’ye yaklaşım da görmekteyiz. Kasım 2011 sonlarında Brüksel’de toplanan AB Dışişleri Bakanları, Suriye’ye karşı uygulanacak ağır bir “ambargo” kararlaştırmışlardı. Bu toplantıya, müttefikleri olan Amerika değil, üyesi olmadıkları halde Arap Birliği Sekreteri ve Türkiye Dışişleri Bakanının çağrılması, bölgede inisiyatif almak istediklerini göstermektedir. Bu “değişim”ler devam ettikçe, önümüzdeki süreçte daha toplu hareket eden bir AB göreceğiz. Bu boyut, ABD ile çatışmanın görünmeyen yanlarından biridir.
AB ülkeleri içinde Almanya, siyasi destek vermek dışında bu işin “uzağında kalıyor” gibi bir görünüm sergiliyor. Ama Almanya’nın sürece dahil olduğunu şu rakamlarla anlamak mümkün: 2010 yılında ağırlıklı olarak savaş gemileri ve tanklardan oluşan 2 milyar Euro olan silah satışı, 2011 yıl içinde silah üreticilerinin yaptıkları anlaşmalar bakılırsa (Der Spiegel, Nr.48/28 11.11) 5 milyar Euro’ya yükselmiştir. Ve Almanya’nın alıcıları arasında bu bölgede bulunan ülkeler önemli bir paya sahiptirler.
KÜRTLER PROJENİN NERESİNDE?
“Büyük Ortadoğu Projesi” düz ve tek bir proje değil. Kendi içinde iki ayrı aşamadan oluştuğu olasıdır. Birinci süreç, içinden geçmekte olduğumuz dönemde yapılanlardır. İkinci bir olguda “iki süper devlet” döneminin izlerine ait olmasıdır. “Bölge devleti” geçmişin statükosuna ait bir sınıflandırmadır. Doğal olarak “küreselleşme” sürecine “uygun” değil. Küreselleşme sistemi, “küçük, zayıf ulusal devlet”leri öngörüyor...
Kürtlerin durumuna da sürecin ilk ayağına göre bakmak gerekiyor. Bu ilk ayakta Kütlerin yeri, bulundukları sınırların içinde kalmak olarak belirlenmiş. Ama bu kadar değil. Resmin bütünü nedir? Bölgenin alacağı renk, yani “liberall”iği simgeleyen “yeşil”in bir tonu.
Kürtlerin bir özelliği, şimdiye değin “bir devlet” dini etrafında örgütlenmemiş olmalarıdır. Son yıllardaki tarikat örgütlenmelerinin yaratmış olduğu uluslararası yakınlaşmalara karşın, Kürtlerde dinin “doğal” bir yaşam biçimi olarak görülmesini değiştirmemiştir. Kürtler bulundukları yerlerdeki farklı inaçtan insanlarla barış içinde yaşamaktadırlar. 1990’lı yıllardan itibaren bütün bir İslam coğrafyasında taban bulan radikal İslami örgütler Kürdistan’ın bütün parçalarında etkili bir taban bulamamış olmaları bunu göstermektedir. Yine Doğu Kürdstan’da Kürtler Humeynicilikten Farsların ya da Türk müslümanların etkilendikleri kadar etkilenmemişlerdir.
Ayrıca, Kürt Özgürlük Hareketi’nin üstlene geldiği toplumsal misyonun “sol- sosyalist” bir geleneğe dayanıyor olması, renk olarak “proje”nin rengi ile daha da bir uyuşmaz durmaktadır. Dikkat edilerse “PKK”nin tasfiyesi” değil, “dönüştürülmesi” daha çok tartışılmaktadır. PKK’nin kendisi bu mesajı almıştır; İslam’a karşı olmadığını sonuçta müslümün bir toplumun değerlerini sahiplendiğini göstermek için “Sivil (veya devletsiz) Cuma”lar başta olmak üzere halkın dini değerlerini özgürce kullanmalarına öncülük etmektedir. PKK söylemlerini de buna açmıştır. Ne ki, bütün bunlar “proje”nin öngördüğü “yeşil” renk olma düzeyinde değildir. İşte sorun da burada!
SAVAŞLA ‘DÖNÜŞTÜRME’ PROJESİ
Aslında PKK üzerinde bunun deneyleri yapıldı: 2004 yılında PKK içten bir hareketle ele geçirilerek bu yöne çekilmek istendi. Bununla da kalınmadı Türk kökenli tarikaların çalışmaları da bu alanda yoğunlaştırdı. Fethullahçıların Kuzay Kürdistan’daki çalışmaları, burada ulusalcı tabana karşı, dine dayalı bir taban, güç yaratma çabasıdır. Ağır cazalar almış olmalarına karşın, Hizbullahcı’ların salıverilmeleri de bu amaca yönelik bir başka çalışmadır. “KCK Oparasyonu”nda amaçlananlardan biri de, “yeşil” olmayan rengin zayıflatılarak “yeşil” rergin güçlendirilmesidir. Bu renk değişimi sağlanabilir mi? Bu aşamada zor. Hatta bu baskı sadece PKK üzerinde değil, Güneyli Kürt parti ve örgütleri üzerinde de vardır. Sonuç olarak; ara “renk”ler dışında bu coğrafyada belirgin biçimde “kırmızı” olan iki “güç”ten söz edilebir. Biri Kemalizm, diğeri de PKK. Kemalistlar tasfiye edildi/ediliyor. PKK’ye ise farklı bir yöntem uygulanıyor: yoğun tecrit ve savaşla “dönüştürme.”
Buradan çıkan sonuç: PKK büyük uluslararası bir baskı ile karşı karşıyadır. Teorik olarak bölgedeki gelişmeleri kabul etmemek, ona karşı savaşa girmek anlamına gelmiyor. PKK’nin bu süreçteki tutumu, barışta ısrarlı olmak olmalıdır. Burada etkili olmanın yolu, kentleşmiş bir kitle hareketini oturtmakdır. Diğer bir yan çüzümün, sadece savaşan güçler arasında olmayacağını görmektır. Gelinen aşamada Oslo’da kurulan “masa”nın etrafında oturan “üçüncü güçler”in bu soruna ciddiyetle eğilmiş olmadıklarını görüyoruz. Önümüzdeki dönem için şunu söylemek yanlış olmaz; gelişmeler, Kürt hareketinin, dolayısıyla da savaşın daha çok kentleşeceği yönündedir.
‘DEÐİŞİM’DE KÜRTLERİN YERİ
Güneyli Kürtler’in elde ettikleri statüde “36. Paralel” politikasının önemli bir yeri var. Bu bakımdan işin ucu kendilerine dokunmadığı sürece “Büyük Ortadoğu Projesi”nin yaşama geçirilmesinde ABD ile birlikte gözükmekten bir sakınca görmemektedirler. Fakat bu aynı durum PKK için geçerli değil. 2004-2006 yıllarında Rusya NATO çatışması kapsamında Ortadoğu’da da Amerika politikalarına “muhalif” bir gruplaşma görüldü. O günün koşullarında oluşan yakınlaşma ve ittifaklar çerçevesinde PKK, oluşan bu “muhalif” grubun yanında gözüküyordu. Dahası doğal duruşu, onu böyle gösteriyordu.
Bugün ise koşullar farklı: Rusya, Çin sessiz. “Değişim” ile karşı karşıya bulunun ülkeler de “belki süreci atlatırım” hesaplarıyla olanlara sırtını dönmüş, “görmez-duymaz” numaralarına yatıyorlar. Ama bu onları, “bekleyen son”dan kurtarmaya yeter mi, o ayrı bir konu.
Bu gelişmeler, Kürtler’in yaşadığı coğrafyaya sıçramış bulunuyor. Suriye sürece dahil oldu, İran’ın suyu ısıtılıyor. Bu koşullarda Kürtlerler özellikle de PKK’nin nasıl bir tutum takınacağı önemlidir. Dört parçada örgütlü olması nedeniyle KCK’nin tavrı önemlidir.
Oysa genel tutum olarak KCK şimdiye değin takındığı tavır biliniyor. PKK yıllardır “Demokratik Ortadoğu” tezini işliyor. Bugüne değin herkes bu çağrıya kulaklarını tıkamıştı. “Ateş bacayı tam sarmış“, “demokrasi”yi tam bu anda hatırlamış bulunuyorlar. Bacasını “ateş sarmış” ülkelerin tarihsel suçlarına ortak olmak gerekmiyor. Ama bu rejimler Kürtlerin desteğini almak istiyorlarsa, Kürtlerin “Özeklik” haklarını tanımaları en doğru bir yaklaşım olur.
SAVAŞ KALICILAŞABİLİR
Eğer gelişmeler Amerika ve Batı’nın plandağı gibi giderse, bütün bir bölge, Çin’e kadar olan bölge hallaç pamuğu gibi atılacak. Burada Türkiye’yi gibi yerel güçlerin de “proje”de aktif görev almaları durumunda savaşın bir de yerelleşmesi de gündeme gelmesi kaçınılmaz gözüküyor. Bu alanlardan biri Kürdistan’dır.
Tablo Şu: Güney Kürdistan’da bir yönetim var, ama yukarıda belirttiğimiz gibi “topun ağzında”. Kuzey Kürdistan’da ise 30 yılı bulan bir savaş gerçeği var. Suriye’ye saldırı ile Suriye Kürdistan’ı da bu sürece dahil olmuş olacak. İran’da ise PJAK ile 10 yılı aşkın bir süredir savaş yaşanıyor. İran’a müdahale ile bu son halka da savaşa dahil edilmiş olacak. Bu ortamda Türkiye, projede üslenmiş olduğu “görev” nedeniyle “Kürt politikasına” diplomatik ve askeri olarak destek bulmakta zorlanmayacak. Hatta durumu kullanarak da dört parçadaki Kürtler hakkında söz sahibi olmak isteyebilir. Bu istek dört parçanın da işgali gibi anlaşılmasın.
Savaşla yakılıp yıkılacak olan bu ülkelerin “yeniden inşaası”nda aslan payı olmasa da Türkiye “pastadan” küçük (inşaat ve gıda dalında) “pay”lar elde edebilir. Ama Türkiye’nin asıl arkasında koştuğu şey başka: Türkiye bu süreçten yararlanarak Kürt bölgelerinde “tampon bölge” oluşturma durumuna gidebilir. “Tampon bölge”lerin oluşması, içte, yani Kuzey Kürdistan’da savaşın derinleşmesi demektir. Kuzeyde savaş derinleştikçe de diğer parçalar bugünkü Güney’in konumuna gelebilir. Bu durumda da Türkiye bugün Güney’e yaptığının daha fazlasını bu parçalarda yapacaktır.
İKİNCİ ADIM
‘Proje’nin gidişatını etkilemediği sürece Batı’lılar bu aşamada müdahaleyi “büyük sorun” olarak görmeyeceklerdir. Hatta bölgenin savaş ortamında kalması işlerine de gelir. Çünkü ikinci adımda bu kendileri için “güçlü” bir “gerekçe” olacaktır.
“Arap Baharı” sürecinin tamamlanması, projenin bittiği anlamına gelmiyor. Bundan sonraki adım, kendilerini “Bölge Devleti” olarak görenlerle hesaplaşma olacak. Türkiye bu listede yer alacakların ilk sırasında bulunuyor. Şimdiden dikkat!
Bu da bir başka yazı konusu. Süreç bu biçimde irdelenirken, halkların direnişleri, devrimci duruşların yeri irdelenmedi. Bu da yine bir başka yazıya kaldı. BİTTİ
HAYRİ ARGAV