Muhammed KAYA

Bu yazıda öncelikle cezasızlık sorununun ne olduğu üzerinde durulacaktır. Sorun tanımlanmaya çalışıldıktan sonra uluslararası hukukta ve Türkiye mevzuatındaki cezasızlık sorununun kapsadığı ihlallere kısaca değinilecektir. Sonrasında ise 700. Haftasında olan Cumartesi Anneleri’nin hak talebi bağlamında cezasızlık sorunu olarak değerlendirilen zorla kaybetmeler meselesine değinilecektir.

Kavram olarak cezasızlık sorunu nedir?

Cezasızlık bir insan hakları sorunudur. Gelişmekte olan insan hakları literatüründe kendisine yer edinmiş olan “Cezasızlık… ciddi insan hakları ihlallerinin soruşturulmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmalarının ve cezalandırılmalarının mümkün olmaması halidir. Gerçekleştirilen eylem, tüm hatları ve niteliği ile bir suç teşkil etmesine karşın fiili gerçekleştirilen kişinin yasama, yürütme ya da yargı birimleri tarafından doğrudan ya da kanun hükümleri kullanılarak yargılamadan muaf kılınması veya olması gerekenden daha az cezaya mahkum edilmesi sağlanıyor.” Özcesi cezasızlık suç ile ilgilenmemekte ama suçluyu sahip olduğu kimliği nedeniyle korumaktadır.

Cezasızlık soru geniş kapsamlı bir alan olmasına rağmen biz bu yazıda ağır insan hakları ihlalleri bağlamında ele almaya çalışacağız. Nitekim İnsan hakları literatüründe ağır ihlaller ile ilgili olarak cezasızlık sorununa denk gelmekteyiz. Türkiye’nin de üyesi olduğu  Avrupa Konseyinin dokuz başlık içinde topladığı Avrupa Konseyi kurallarında ağır ihlaller şu biçimde sıralanmıştır: 1. Yargısız infazlar; 2. Yaşam veya sağlığı ciddi bir şekilde riske eden ihmaller; 3. Kolluk kuvvetleri, infaz koruma memurları veya diğer kamu görevlileri tarafından işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele; 4. Zorla kaybetmeler; 5. İnsan kaçırma; 6. Kölelik, zorla çalıştırma veya insan ticareti; 7. Tecavüz (cinsel saldırı) veya cinsel taciz, 8. Aile içi şiddet bağlamında meydana gelen saldırılar sahil ciddi fiziksel saldırı; 9. Konut ve malvarlığını kasten yakma.

„Ağır ihlaller”in yanında günümüzde kadına yönelik şiddet, iş kazaları, nefret suçları ve yolsuzluk gibi alt başlıklar içinde cezasızlık kavramıyla karşılaşmaktayız. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz üzere konumuz bağlamında öne çıkan “yargısız infaz”, “işkence” gibi “ağır ihlaller”den olan“zorla kaybetme”, Türkiye cezasızlık sorununun temelinde yatmaktadır. Her ne kadar BM İnsan Hakları Konseyi Türkiye’den zorla kaybetmeler konusunda “kapsamlı bir politika belirlemesini” ve “kayıplar için mahkeme dışı bir mekanizma kurmasını” istemişse de Türkiye’de ne kapsamlı bir politika belirlenmiş ne de herhangi bir mekanizma kurulmuştur. Tüm bunlara karşılık bazı hukukçulara göre Türkiye’deki mevzuatta zorla kaybetmelere ilişkin herhangi bir düzenleme olmasa da, TCK’nın özel hükümler başlığı altında düzenlenen uluslar arası suçlar içerisindeki insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirme yapmak mümkündür.

Cezasızlık olgusu üzerinde durulurken temel referans belgelerde birkaç hususu odak olarak almaktadır. “Cezasızlık sorunuyla mücadelenin dört temel amacı şöyle sıralanıyor:

1. Bir Daha Tekrarlanmama Garantisi: Cezasızlık, suçların tekrar etmesine yol açacağı için cezasızlık ile mücadelenin geleceğe yönelik boyutu, yani cezasızlığın pozitif önleme fonksiyonu üzerinde durulur.

2. Adalet Hakkı: Adaletin tesis edilmesi “mağdurların çektikleri acıların kabul edilmesi ve hatırlanmasını”, yani cezalandırıcı ve onarıcı adalet paradigmasını işaret eder.

3. Hakikati Bilme Hakkı: Devletin ihlalleri kayıt altında tutma, bu ihlallerle ilgili delil ve belgeleri arşivleme ve dolayısıyla kolektif hafızanın revizyonist ve inkarcı eğilimlerle ortadan kalkmasını önleme ödevi.

4. Tazminat Hakkı: İnkar yerine kabul, mağdurları iyileştirici/rehabilite edicidir, dolayısıyla kamu barışına veya “uzlaşma ve istikrar”a katkı sağlar.”

Şimdi bu dört temel hedef bağlamından farklı tarihlerde, Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında zorla kaybetmeler nedeniyle açığa çıkan sivil hak arama yöntemi olan ve 700. Haftadır süren Cumartesi Anneleri’nin hatırlayalım. 27 Mayıs 1995’te Galatasaray meydanında toplanan zorla kaybedilenlerin aileleri “failler belli kayıplar nerede” pankartı etrafında toplanmıştı.

Kimisi „Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi. Benim çocuğum ölmüşse cenazesini bana versinler“ diyen oğlu Cemil Kırbayır’ı arayan Berfo Ana misali oğlunu göremeden yaşama veda etti.

Kimisi Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirilen ilk eyleme katılanlar arasında yer alan, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak’ın annesi gibi, 22 yıl boyunca Galatasaray Meydanı’nda çok şey gördüğünü söyleyerek gözaltına alındı.

Kimisi “Bize mücadeleyi öğrettiler. Bu sadece mezar değil. Onlar da biliyorlar bu suçun ortağıdırlar, onlar da hesap verecekler. Bu nedenle korkuyorlar” diyen Besna Tosun gibi gözaltında kaybedilen babası Fehmi Tosun’u ararken Galatasaray meydanında büyüdü.

Kimisi de KAYBOLAN YAKININI ARARKEN KAYBOLDU. Gazeteci Mahmut Bozarslan’ın aktardığı hikayede geçtiği gibi yaşandı: „hayatıma tanık olduğum belki de en trajik kayıp olayı Diyarbakır’da yaşanmıştı. Bulut ailesinden bir kişi kaybolmuştu. Olayı araştıran aile fertlerinden 4’ü daha kayboldu. Yıllar sonra üçünün kemikleri bulundu ama kemikler de Adli Tıp’tan dönüşte kayboldu..”

Sivil bir hak arama yöntemi olan kayıp yakınlarının her hafta cumartesi günü sokağa çıkarak eylem yapması artık Cumartesi Anneleri adını almış ve yaygınlaşmıştır. Ancak devlet bu sivil arama yöntemine cevap vermesi gerekirken diğer hak arama yöntemlerini baskıladığı, terörize ettiği gibi Cumartesi Annelerini de baskı altına almaktadır. 25 Ağustos günü Cumartesi Anneleri’nin 700. kez sokağa çıkarak zorla kaybedilen yakınlarının bulunmasını talep ettikleri tarih idi. Kayıplar konusunda “bir daha tekrarlanmama garantisi”, geride kalanlar açısından“adalet hakkı”nın tesisi, ailelerin “hakikati bilme hakkı” ve bu bağlamda “tazminat hakkı”nın karşılanması hususlarında devletin adım atması beklenmekteydi. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti İçişleri Bakanlığı tarafından Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray meydanında yapılması beklenen oturma eyleminin yasaklanması, HDP Eşbaşkanı ve bir kayıp yakını olan Pervin Buldan’a polisin parmak sallayarak onu tehdit etmesi, Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak’ın gözaltına alınması, kayıp yakınlarına polisin sert müdahale ederek onları gözaltına alması devletin hak talebine verdiği cevap niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin ağır ihlaller alt başlığında yer verdiği zorla kaybetmelerin önüne geçmek yerine mevcut hükümet zorla kaybetme meselesinin devlet zoru ile kapatılmasını istemekte, kayıp yakınlarının ak talebini ise baskı ve zor ile yok etmeye çalışmaktadır.