Türkiye’de bir devlet değil, serseri bir mayın var. Bu serseri mayın, aynı zamanda bir kartel niteliğine sahip. Bu kartelin diğer aktörleri, radikal sağ, PÖH, JÖH, Ergenekon vs. Tamamen bir mafya ve uyuşturucu karteli gibi. Bu kartelin temelinde bir tek adam var.

Demokrasiler, kalleş olabiliyor. Kimi zaman, anti-demokrasiler önünde diz çökebiliyorlar. Bunu, 1936-39 yılında İspanya’da yaşadık. İspanya iç savaşında, Almanya ve İtalya, General Franco’yu silahlandırırken, dönemin iki demokrasisi İngiltere ve Fransa, Franco’nun önünde diz çöktü. Şu anda, Batı demokrasilerinin Türkiye önünde diz çökmesinin bedeli çok ağır olacak.

SERKAN DEMİREL

Ortadoğu uzmanı tarih ve siyaset bilimci Prof. Dr Hamit Bozarslan, Türkiye’de gelinen noktada reel ve meşru bir devletin varlığının kalmadığını, devletin tıpkı 1914’te olduğu gibi bir çetenin varlığından ibaret hale geldiğini söyledi. 1914’te Ermenilere Türk egemenliğini dayatan zihniyetin, 2015’te Kürtlere Sünni Türklük hakimiyetini dayattığını ifade eden Bozarslan, “Kürtler, Kobane ve 7 Haziran seçimlerinde bunu reddedince, artık Türkiye devlet olgusunu yitirerek, serseri bir mayına dönüşmeye başladı” dedi.

Türkiye nereye doğru gidiyor? Bugün bir devletin varlığından bahsetmek mümkün mü? Öcalan’a yönelik tecritte neden ısrar ediliyor? Kürtler, Ermeni soykırımı gibi bir soykırım ve katliam tehlikesi ile mi karşı karşıya? Hamit Bozarslan ile konuştuk.

8 yıllık Suriye iç savaşında bir sona doğru gidilirken, ABD’nin bölgeden çekilmesi de en çok tartışılan konular arasında. Böyle bir süreçte Kürtlerin ve Rojava’nın geleceğini nerede görüyorsunuz?

Gelecek açısından şu anda bir yorumda bulunmak mümkün değil. Temel soru şu; Türkiye’nin manevra sahası ne olacak? Buda tabi ki, ABD ve Rusya’nın tavırlarına bağlı gelişecek bir durum. ABD, Suriye’den çekilecek mi, çekilmeyecek mi? Çekilirse hangi koşullarda çekilecek. Sanıyorum, Türkiye ABD arasındaki gerginlik sadece Rojava meselesine indirgenemez. Çünkü, Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşma olgusu da buna etken. Fakat bunun, doğrudan olmasa da dolaylı olarak Rojava üzerinde çok büyük bir tesiri var. Şu anda son haberler, ABD’nin Rojava’dan tümüyle çekilmeyeceğini göstermektedir. ABD çekilmezse, bu durum, çok büyük ihtimalle İngiltere ve Fransa’nın da orada kalmasını sağlayacak. Fakat bunların nereye kadar devam edebileceğini görmekte çok zor.

Birinci alternatif; Rojava’nın geleceği acısından eğer, ABD çekilirse Fransa ve İngiltere’nin bölgede kalabilmesi mümkün değil. ABD çekilir ve Rusya Efrîn’de olduğu gibi silik bir yaklaşımda sergilerse o zaman Türkiye’nin Rojava’ya girmesi söz konusu olabilir. Bu da Kürt hareketini ciddi bir şekilde zayıflatabilir.

İkinci alternatif; ABD’nin çekilmesi, Rusya’nın şu veya bu şekilde Kürtleri asgari bir özerkliğe mecbur etmesi anlamına gelecek. Böyle bir ihtimal, Kürtlerin çok cüzi bazı haklara sahip olması anlamına gelecek. Bir Kürt özerkliğini falan düşünmek, o şartlarda çok zor olacak. Bunun ötesinde, en büyük felaket, anti-demokratik rejimler olan İran ve Türkiye bölgede daha çok güçlenecek.

Üçüncü alternatif, ABD’nin çekilmemesi. ABD’nin çekilmemesini kaçınılmaz ve mümkün kılan bir yığın neden var. Bu nedenlerden birisi, ABD ile İran arasındaki itilaflar. İkincisi; her şeye rağmen, ABD Kürt hareketinin zayıflamasını pek istemiyor.

Pentagon içerisinde olsun diğer departmanlar içerisinde olan bir yığın güç, Kürt hareketinin zayıflamasını istemiyor. Çünkü, Kürt hareketinin zayıflaması ya Efrîn’de Kürtlere nasıl davrandığı belli olan Türkiye’nin ya da Suriye rejiminin güçlenmesi anlamına gelecek.

Türkiye’nin Suriye politikası sadece Kürt düşmanlığı üzerine mi yürüyor? Eğer öyleyse bu durum, Türkiye’nin Suriye politikasının çöktüğü veya yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor mu?

Türkiye’nin Suriye politikası, 2015’ten yani Kobanê’den 6 ay sonra ve 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra çok açık bir şekilde Kürt meselesine odaklı bir hal aldı. O tarihten sonra Kürt meselesi, dışında Suriye ile olan diğer meseleler tali meseleler haline geldi. O yüzden, Halep bu kadar kolaylıkla feda edildi. O yüzden, Doğu Guta bu kadar kolaylıkla feda edildi. Hatta 2011’de oluşturulan Özgür Suriye Ordusu’nun, bugünkü Özgür Suriye Ordusuyla hiçbir teması yok. Özgür Suriye Ordusunun da cihadı bir temelde oluşturulmasının nedeni de Kürt meselesi ve Kürt düşmanlığıydı. Bana öyle geliyor ki; nasıl ki, 2000’li yıllarda Türkiye’nin Irak siyaseti tümüyle Kürdistan eksenliydiyse bugün de Türkiye’nin Suriye politikası tümüyle Kürdistan eksenlidir.

Bugün rejimle yapılan görüşmeler de, Rusya ve İran ile yakınlaşmalarda bundan kaynaklanıyor.

O zaman, İran ve Türkiye’yi Suriye’de bir araya getiren, Kürt karşıtlığıdır diyebilir miyiz?

İran’da Türkiye’de olduğu kadar bir Kürt karşıtlığı yok. İran, Kürtlerin Suriye’de bir özerkliğe sahip olmasını kesinlikle istemez, ama İran’ın Kürtlerin katledilmesini istediğini de pek düşünmüyorum. İran, Rojava’nın tümüyle bir cihadistan haline gelmesini de istemiyor. Tam aksine, Suriye’nin ve İran’ın amacı bölgeyi kontrol edip Akdeniz’e kadar varabilmek. İran ve Türkiye’nin yanı sıra birde Rusya var.  Kürtlerin katledilmesinin Rusya’ya hiçbir çıkarı yok. Ama Efrîn’de çok silik davranabildi. Bu ülkeleri birbirine yaklaştıran Türkiye acısından Kürt meselesi, diğer ülkeler (Rusya ve İran) acısından ABD ile tezat olmaları ve diğer ilişkiler.

ABD’nin çekilmesi durumunda Türkiye Rojava’ya saldırırsa nasıl bir Suriye ile karşı karşıya kalırız ve ABD’nin çekildiği boşluğu Fransa ya da ABD’nin bölgede iş birlik halinde olduğu devletler doldurabilir mi?

Bunu şimdiden öngörmek mümkün değil. Mesele, Efrîn’de uçaklar kullanılmasaydı Efrîn’in düşmesi mümkün olmazdı. Ama 750 uçuş yapınca şehri yok etme noktasına varabiliyorsunuz. Sanıyorum ABD çekilir, Rusya ve Suriye Türkiye’nin saldırıları karşısında son derece silik davranırsa Kürtlerin kalkıp Rusya ve Suriye’nin politikasına yanaşmaktan çok başka şansı kalmayacaktır.

Fransa veya diğer ülkelerin hiçbirisi kalkıp ABD’den geriye kalacak boşluğu doldurarak bir öncülük rolünü yapamaz. Yani bunu yapabilecek güce ve kuvvete sahip değiller. Askeri olarak bunu yapacak bir güçte değiller. Fransa ordusu dediğiniz çok küçük bir ordu yüz bin kişilik bir ordu. Bunun oluşabilmesinin koşulu, ABD’nin fiziki ve sembolik olarak bölgede kalmasına bağlı. Eğer, ABD son zamanlarda bahsedildiği gibi belli bir askeri güç ve bazı üstler bırakırsa, o zaman durum tümüyle değişir. O zaman, oradaki oluşum ABD’nin yardımıyla değil, ABD’nin öncülüğünde kurulmuş olur. ABD’nin çekilmesi ne kadar tartışılsa da, birbiriyle çok anlaşmayan Pentagon ve Departmanı, Kürdistan’ın ve Rojava’nın korunması noktasında bir yakınlaşma içerisinde olmaları söz konusu.

Peki, eğer ABD bölgede kalırsa bunu sadece Kürtleri korumaya dönük olarak mı yapacak?

En önemlisi, DAİŞ bitmiş değil. Bunu askeri uzmanların tümü söylüyor. Şu anda DAİŞ’in Irak’ta yeniden ciddi bir şekilde dirilişi söz konusu. Suriye’deki DAİŞ militanların çok büyük bir bölümü Suriye çöllerinde. Bunların yeniden toparlanabilmesi çok fazla zaman almaz. Herkes, yani Pentagon ve ABD’nin orada kalmasını isteyen güçler, meselenin sadece Kürt meselesine indirgenemeyeceğini, fakat Kürtlerinde katliama terkedilemeyeceğini iyi biliyor. Kürt meselesinin yanı sıra  DAİŞ’in bitmediği çok iyi biliniyor. Hem birçok departman hem Pentagon acısından önemli olan, bugün Kürtlerin veya Kürt-Arap gücünün kontrol ettiği yüzde 30’luk Suriye topraklarının İran’a teslim edilmemesi. Bu toprakları Suriye rejimini destekleyen İran’a terk ederek, İran ile mücadele etmek mümkün mü, değil mi? Bu soruyu ABD içindeki bu kesimler birbirlerine sorup duruyor.

Irak’tan Suriye’ye, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan alanda son dönemde biraz daha güçlenen İran’a karşı ABD’nin doğrudan bir yönelimi olacağını düşünüyor musunuz?

Çok düşünmüyorum. ABD’yi ciddi bir şekilde rahatsız eden bir olgu var. Bu da, İran’ın bölgede milis temelli bir siyaset geliştirmesi. Bu, çok açık bir şekilde Hizbullah’ın varlığı nedeniyle Lübnan’da geçerli. Suriye’de geçerli, Suriye’de bugün İranlı, Iraklı, Pakistanlı, Afganistanlı milisler Esad rejiminin yanında çatışıyor. Bu çatışmaları yönetenlerin temelinde Kasım Süleymani var. Irak’ta neredeyse Haşdi Şabi dedikleri 40 tane Şii milis var. Bunların gerçek komutanı Kasım Süleymani'dir. Ve bunların Irak’ta darbe yapmayacağından hiç kimse emin değil. Yemen’de durum biraz daha değişik. Ama Yemen’de Huti milislerini destekleyenlerden birisi, İran. Yani İran’ın milis temelli siyaseti Ortadoğu’da bitmeden büyük bir ihtimalle bir değişiklik olmayacak.

Aynı zamanda İran’daki Pastaranlar, tamamen pramiliter bir güç. İran’daki vakıfların ekonomik varlığı, rakamlar tam aklımda değil ama 16-17 milyar dolar olması gerek. Yani bunlar devlet dışında kendilerini üretebilecek ve devamlılıklarını sağlayabilecek konumdalar. Ve bunlar sistemi radikalleştiren kuvvetler.

Peki, İsrail’in yaşananlar karşısındaki sessizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, İsrail mutlu, ama Suriye’de savaş falan istediği için mutlu değil. İsrail hem mutlu hem de aynı zamanda büyük bir korku altında. Mutlu, çünkü İsrail her zaman bir Ortadoğu ülkesi olmamayı düşündü. Ve şu anda Ortadoğu’da olup biteni gördüğümüz zaman bu mutluluğu anlamak mümkün oluyor. İsrail artık ben bir Ortadoğu ülkesi değil, demokratik, burjuva ve etnogratik bir Avrupa ülkesiyim diyebiliyor. Ama aynı zamanda korkuyor. İsrail’in şimdiye kadarki korkuları sunni korkulardı. Fakat şu anda Suriye’de Hizbullah’ın varlığı, Irak’taki ve Yemen’deki Şii milislerin varlığı onu korkutuyor. İsrail bir devletle savaşmayı ve kazanmayı iyi biliyor, sanıyorum bugün İsrail ile bir Ortadoğu ülkesi arasında yaşanan savaş en fazla 7-8 saat sürer. Ama İsrail, Hizbullah’a karşı nasıl savaşacağını bilemiyor. Bunu, 2016 yılında gördük. Yani İsrail o zaman yenildi. Çünkü, milis savaşına geçtiğimiz zaman çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıya kalınıyor. Bu yüzden İsrail’in sessizliği hem korkudan hem de mutluluktan geliyor.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin geldiği noktayı ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gelecek noktasından bir yorumda bulunmak çok zor. Ama, AKP ve Erdoğan’ın bir iflas politikası içerisinde olduğu ve sürece geldiği çok açık. Bu iflas politikasını, aslında 2015’ten beri açıkça görülebiliyorduk. Hatta, 17-25 Aralık olayları ile bile bu iflas ortaya çıkmıştı. Yine Gezi olayları bunun bir göstergesiydi.

Sistem kendini radikalleştirmeden yani yeni iç düşmanlar yaratamadan kendi devamlılığını sağlayamıyor. Bu politika, ekonomik anlamda çok büyük bir çöküş yarattı. Yine, eğitim, ahlak, siyaset alanında büyük bir çöküş yarattı.

Şu andaki temel birinci sorun şu: Akli melekelerinin tümüyle imha edilmiş bir toplum yaratıldı. Akli melekeleri tümüyle yok edilmiş bir toplum, yeniden nasıl siyasi bir anlam üretebilecek, nasıl yeni alternatifler üretebilecek. Bunu bilemiyoruz.

İkincisi, AKP’nin bir hegomonik bir bloku var. Bu blokta, hem vakti zamanında püriten ama giderek püriten karakterini kaybetmiş bir burjuvazi hem hayırseverlikle beslenen yoksul katmanlar hem de Türk Sünni orta sınıflar var.

Sorun şu; bu Sünni orta sınıflar ne yapacak? Bu Türk Sünni orta sınıflar, AKP iktidarında palazlandı. Aynı zamanda AKP, bunların itibarını düzeltti.

AKP’nin Türklük, İslam, büyüme, 2023, 2053 hedefi gibi söylemleri, bu katmanda yani Türk Sünni sınıfında Türkiye’nin hâkimi olan biziz, Türkiye’nin asli unsuru ve kitlesi biziz söylemlerini ve anlayışını da güçlendirdi. Kendisini ülkenin sahibi olarak gören, bu Türk Sünni orta sınıf artık nasıl davranacak? Bunlar içerisinden demokratik bir alternatif çıkacak mı? Buradan çıkacak demokratik alternatif aynı zamanda Türklüğün ve Sünniliğin hakimiyetinden feragat etmeyi gerektirecek bunu yapabilecekler mi? Sadece bu değil, Aleviliğin ve Kürt olgusunun kabul edilmesi, tarihe başka bir şekilde yaklaşma Ermeni Soykırımı, Avrupa ile ilişkileri tarihsel olarak yeniden düşünmek gibi sorumluluklar getirecek. Bunların hepsini yapmak mümkün olabilir mi onu bilemiyorum. Yani bu sınıf içerisinden çıkacak bir umutta göremiyorum.

  

Artık öyle bir süreç yaşanıyor ki, yeri geldiğin de Kürtlerin bir soykırım tehlikesi altında olduğu da dillendiriliyor. 2015’te ne oldu da Erdoğan savaşı yeniden tırmandıracak ve milliyetçiliği yükseltmeyi temel alan bir politikaya geri dönüş yaptı?

Şunu öncelikle söyleyeyim; bir soykırım tehlikesi ile karşı karşıya değiliz. Bir Kürt soykırımından bahsetmek mümkün değil. Fakat, bugünü 1914 (Ermeni Soykırımı) ile karşılaştırmak mümkün. Çünkü; 1914’te ittihatçılığın Ermenilere söylediği ve dayattığı şuydu: ‘Biz sizin varlığınız kabul ediyoruz. Hatta ve hatta tarihsel olarak size hatalar yapıldı bunu da kabul ediyoruz. Bunu kabul ettiğimiz için sizlerde Türklüğün emrine ve hizmetine girmeniz gerektiğini kabul etmeniz gerekecek.’ Ermenilerin Türklüğün hizmetine girmeyi reddetmesi, beraberinde bir Ermeni Soykırımı'nı da getirdi.

Şimdi 2015 geri dönersek, AKP’nin o dönem Kürtlere yönelik söylemi, ittihatçıların Ermenilere yönelik söylemiyle aynıydı. AKP, Kürtlere, ‘Biz sizin varlığınız kabul ediyoruz, size karşı haksızlıklar yapıldı bunu da kabul ediyoruz. Siyasi örgülerinizi kabul ediyoruz. Bunu kabul ettiğimize göre, sizlerde Sünni Türklüğün emrine ve hizmetine girmeniz gerekiyor’ politikasını dayattı. Ama, AKP’nin bu dayatması Kobanê’de, 7 Haziran genel seçimlerinde reddedildi. Artık o andan sonra, sistem yeniden kendisini radikalleştirdi. Bu birinci faktör.

İkinci faktör, 70’lere biraz uzanmak gerekiyor. 70’ler Erdoğan’ın yetişme dönemi. Erdoğan’ın okuduğu kitap sayısı, 10 veya 15. Bu kitaplar Kadri Mısırlıoğlu, Mustafa Müftüoğlu, Sadık Albayarak gibi isimlere ait. Bunlar, çok büyük ölçüde komplo teorilerine dayanan antisemit kitaplar. Sadık Albayrak, ki Erdoğan’ın dünürü.

Sanıyorum, o dönemde komünitif bir stok oluştu. Bu komünitif stok, dünya tarihinin, Türklüğe karşı savaş ve düşmanlık tarihi olarak algılanmasını, buna karşı şiddetli bir imparatorluk hayalini, gelecekteki tarihin çatışma dönemi olacağı ve geleceğin, geçmişten intikam alınmasını mümkün kılan bir dönem olarak değerlendirilmesi algısını beraberinde getiriyor.

Ve bugün, kriz anında ortaya çıkan veya tekrardan yenilenen bu 70’lerdeki komünitif stoktur. 70’lerde oluşan bu ağlar ve networklar aslında çözülmedi. Erdoğan’ın kızlarından birisinin Sadık Albayrak’ın oğlu ile diğer kızının ise Bayraktar ile evlenmiş olması kesinlikle bir tesadüf değildi. Tamda burada çok açık bir şekilde ideolojik, pramiliter ve askeri kompleksin oluştuğunu görüyoruz.   

Sanıyorum 2015 sonrasında ve kriz anlarında devreye konulan politikayı değerlendirirken bu iki olguyu birlikte ele almak gerekiyor. Yani, 1914’te dayatılan Türklük hakimiyetinin Ermeniler tarafından reddedilmesi. 2015’te Kürtlere Sünni Türklük hakimiyetinin dayatılması ve bunun reddedilmesi. Birincisi buydu. İkincisi ise az önce bahsettiğim 70’lerde oluşan bu evren.

Peki, bu bahsettiklerinizi bir devlet zihniyeti olarak mı yoksa Erdoğan’ın politikası olarak mı algılamak gerekiyor?

Sanıyorum bu sorunuzu İttihat ve Terakki dönemi ile karşılaştırmak mümkün.  İttihat ve Terakki tümüyle maceracılığa dayanan bir zihniyete sahipti. O zihniyeti, ele almadan 1914’te Sarıkamış’ın nasıl olduğunu anlamak kesinlikle mümkün değildi. Ya da o dönem barış isteyen Rusya’ya karşı savaş ilan edilmesini anlamak mümkün değil.

Ama en önemlisi 1914’ü ele aldığımız zaman çok açık bir şekilde reel, rasyonel, legal bir devletten bahsetmek mümkün değildi. 1914’te bir devlet yok, bir çete vardı.

2015’ten başlayıp günümüze gelen süresi ele aldığınızda aynı şekilde Türkiye’de rasyonel ve legal devletten bahsetmek mümkün değil. Bugün, Türkiye’de bir devlet değil, serseri bir mayın var. Bu serseri mayın, tek adama dayanan serseri bir mayın olduğu kadar aynı zamanda bir kartel niteliğine sahip.  Bu kartelin diğer aktörleri, radikal sağ, PÖH, JÖH, Ergenekon vs. Tamamen bir mafya ve uyuşturucu karteli gibi. Bu kartelin temelinde bir tek adam var. Bu tek adam olmadan hiçbir şey olmuyor, ama bu kartel aynı zamanda tek adama da indirgenemiyor.

İttihat ve Terakki’de de aynı sistem vardı. Bir yandan 3 paşadan (Enver, Cemal, Talat) bahsediliyordu, ama Talat Paşa olmadan hiçbir şeyin olması mümkün değildi. Diğer taraftan Talat Paşa’nın tek başına her şeyi kontrol edebilmesi mümkün değildi. Çünkü iktidarın niteliği bir kartel niteliğindeydi. O yüzden, Weber’in kullandığı legal ve rasyonel devlet tanımını Türkiye’ye ve Erdoğanizme uygulamak mümkün değil.

Erdoğan’ın yürüttüğü bu politikanın etkisini gösterdiği bir diğer alan İmralı zindanı. Öcalan üzerinde yürütülen mutlak tecrit politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan üzerindeki tecrit şu anlama geliyor: Kürt hareketinde birbirine indirgenemeyecek ama birbirinden ayırt edilemeyecek iki aktör var. Bu aktörlerden birisi PKK, buna referans aktörü diyebiliriz. Referans aktörü, çizgi değişimlerine, yeni siyasetlerin oluşmasını mümkün kılar.

Diğer yandan ise temsil gücüne sahip olan bir aktör var o da HDP’dir. Öcalan’ın tecrit edilmesi, PKK’nin kriminalleştirilmesi ve giderek HDP’nin de kriminize edilmesi sizin var olan referansınızı tümüyle sıfıra indirgiyoruz anlamına geliyor. Yani referansın, referans hakları olarak işleyebilmesi mümkün değil. Referansın kalkıp artık siyaset belirleyebilmesi mümkün değil, çünkü artık siyaseti biz belirliyoruz ve siyaset ancak ve ancak devlet usulü temelinde belirlenir mesajı verilmek isteniyor.

Yani tecrit, referans aktörünün konuşamaması, referans aktörünün tümüyle manevra sahasından mahrum bırakılması. Bu referans aktörünün yerine, devletin yeni anlamlar ve siyaset üreten, eğer üretebiliyorsa, tek aktör ve faktör haline gelmesini amaçlamasıdır.

Peki, bu çıkmaz siyaset içerisinde tecritte ne kadar ısrar edilecek diye bir soru sorarsak?

Onu da bilmek mümkün değil. Çünkü karşısınız da olan bir devlet yapısı değil. Ama AKP sistemi pragmatik bazı anlara sahip olabiliyor. Bu pragmatik anlayış Gezi olaylarından beri gözüküyor. Ama bu pragmatik yaklaşım birkaç haftayı aşmıyor. Çünkü sistem, yeniden kendisini meşrulaştırması ve toplumsal dayanaklarını mobilize edebilmesi için yeni bir krize ihtiyaç duyuyor. Hem iç hem dış politikada bu böyle. Bu tutum, iç politikada, Kürt meselesi üzerinde çok açık bir şekilde görülüyor. Yine bu kriz yaratma durumunu, Kavala ve gezi dosyasından çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Aynı politikayı, Gülencilik meselesinde çok açık bir şekilde gördük.

Yani, sistem, her defasında kendisine iç düşmanlar yaratarak içinde olduğu krizden çıkmayı hedefliyor ve kendisini ayakta tutuyor. Bu tutum, yarın Ali Babacan, Abdullah Gül ve Davutoğlu’na karşı yürütülecek bir kampanyada da kendisini gösterecek. Aynı politika, dış politika içinde geçerli. Sanıyorum, Mavi Marmara’dan bu yana Türkiye’nin ‘savaş’ halinde olmadığı hiçbir uluslararası aktör yok. Fransa, Almanya, Hollanda, Avusturya, Rusya, İran, Suriye yani hep düşmanlar var dışta içte olduğu gibi.

Sistem, ancak ve ancak kendisini radikalleştirerek ayakta tutabiliyor. Bu nereye kadar gider bilinmez ama bazı zamanlar çok fazladan adımlar atılıyor. Bu fazladan atılan adımlar, bir gün büyük bir felaket getirebilir. Bu risk her zaman var.

Bundan kaynaklı, tecritte ne kadar ısrar edilir bunu öngörmek mümkün değil. Eğer, yarın tecrit kalkarsa ya da PKK ile yeniden görüşmeler yapılırsa ve beraberinde yeni müzakere süreci başlatılırsa, bunun 3 hafta mı süreceğini veya daha mı uzun süreceğini bilmiyoruz. AKP’nin geldiği noktada artık uzun vadeli siyaset geliştirecek bir kapasiteye sahip olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye’deki bu siyaset ve gelinen nokta, uluslararası sisteme rağmen mi gelişti?

Evet, büyük ihtimalle uluslararası sisteme rağmen gelişti. Türkiye, ABD’yi ciddi bir şekilde hem sinirlendiriyor hem kaygılandırıyor. Avrupa’da hem Erdoğan önünde diz çökme var, hem de Türkiye’de yaşananlar karşısında kaygılı. Aslında hiç kimse, Türkiye’nin çökmesini istemiyor. Çünkü, Türkiye’nin çökmesinin Avrupa’ya göçmenlik anlamında çok büyük etkileri olacak. Yani Türkiye’de yaşananlar, uluslararası sisteme rağmen oluyor. Burada da 70 ve 80’lere uzanmak gerekiyor. Aslında, 70’lerden itibaren Ortadoğu’da süper güçlerin rolü azaldı. Şu anlamda azaldı: Şu ya da bu bloku veya iktidarı destekleyebiliyorlar, silahlandırma meselesi gibi. Şu anda İsrail ve Suudi Arabistan ile ilişkilerde bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Fakat, bir ihtilaf, bir çekişme ve savaş olduğu zaman uluslararası sistemin ya da bir aktörün kalkıp hakemlik rolüne girebilmesi çok zor oluyor. Örneğin İran-Irak savaşı kısmen bu yüzden çok uzun süre devam etti. Bu politikayı 70’ler sonrası görmeye başladık, 60’lı yıllarda bu yoktu. Örneğin, 70’li yıllarda bu yeni politikayı, açık bir şekilde Lübnan iç savaşında gördük. Ya da Suriye iç savaşında gördük.

Peki, Türkiye’de yaşananlara karşı Batı’nın sessizliği neye bağlamak gerekir?

Demokrasiler, kalleş olabiliyor. Kimi zaman, anti-demokrasiler önünde diz çökebiliyorlar. Fakat, demokrasiler bunun bedeli öyle veya böyle bir şekilde ağır bir şekilde ödüyorlar. Bunu, 1936-39 yılında İspanya’da yaşadık. İspanya iç savaşında, Almanya ve İtalya, General Franco’yu silahlandırırken, doğrudan doğruya savaşa müdahale ederken, dönemin iki demokrasisi İngiltere ve Fransa, Franco’nun önünde diz çöktü.

Bunun sonucu ne oldu. Bunun sonucu Münih oldu, Münih’ten sonra da 2. Dünya Savaşı başlamış oldu. Şu anda, Batı demokrasilerinin Türkiye önünde diz çökmesinin bedeli çok ağır olacak. Bu bedel, Avrupa’da mı ödenecek, göçmen Türklerdeki radikalleşmeyi çok açık bir şekilde görüyoruz.  7 yaşındaki çocukların üniformalı ve oyuncak silahlı şekilde camilerde gösterişte bulunmasını görüyoruz. Yani bu diasporada mı, bölgede mi olacak.

Yarın, Fransız güçlerine ABD güçlerine karşı bir saldırı mı olacak onu bilemiyoruz. Fakat, demokrasiler, anti-demokrasiler önünde diz çöktüğünde sonunda bunun bedeli öyle veya böyle ödeniyor. O zaman da artık demokrasileri, demokrasilerin içinde bulunduğu krizi düşünmek gerekiyor.  Türkiye’ye karşı sessizliğin diğer önemli bir nedenleri ise, batı demokrasisinin ve bu bilincin zayıflaması, Avrupa’daki yaşanan iç krizler ve ABD’de demokrasisin ciddi bir şekilde zayıflamasını da gösterebiliriz.