5 Şubat 1933 yılında Mustafa Kemal Bursa’da Türk gençliğine ebedi görev çizelgesi yapar: “…Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. …Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.”

Geçen hafta Antalya’da Kürdistan’lı bir genci sırf Kürtçe konuştuğu için bir linç orjisine kurban verdik. Türkiye’de linç fabrikası tam takır işliyor. Aslında bu etnik hıncın bir kurban aradığı belliydi. Türk medyası birkaç gün üst üste linç koroları eşliğinde “Suriyeli mültecilere mahalleli tepkisi” ile işaret fişeği vermişti nitekim.
Esasında Kürtler giderek “devletin organize sanayi” konseptiyle re-organize ettiği bu linç endüstrisine alışkın. Ahmet Kaya th-shirt’ü giydiği için linç edilen Kürdü halen unutmuş değiliz. Devletin bürokrasisinde yuvalanmış linçci şeflerin “halkın güzel tepkisi” diye taltif ettiği bu vakalar karşımıza faşizmin gündelik halini çıkarıyor. Peki nedir gündelik faşizm?
Aslında şimdilik sadece “can sıkıcı” olan rejim kipinde faşizm tartışmalarını bir kenara bırakıp “can alıcı“ gündelik faşizm resitallerine bakmanın vakti. Antalya örneğinde olduğu gibi gündelik faşizmi güdüleyen büyük oranda muhtevasındaki etnik hınç. Bu etnik hıncın modüler hedefi “hiyerarşik bir ırk” güzergahında yeri geldiğinde Kürtler, yeri geldiğinde Suriyeliler yeri geldiğinde çingeneler olabilir pekala.
Bu linç seremonisinin Kürtlerle savaşın inşa ettiği kültürel-ırkçı bir havzadan neşv-ü nema bulduğunun altını çizmek lazım. Sahiller boyu devam eden “linç hinterlandı” büyük oranda “denize dökme” geleneğinin bakiyesi. Azınlıkları enterne eden bir performansın Kürt savaşı ile süreklilik kipinde yeniden üretildiği bir “histerik tarla”dan bahsediyoruz.    
Bu linç orjisi büyük oranda aperatif, spontane ve fragmanter bir görünüme sahip. Aperatif çünkü tam tatmin etmeyen ara öğün mahiyetinde, spontane çünkü ayaküstü ve ayak sesi hükmünde, fragmanter çünkü ayartıcı bir sui-misal kıvamında.  İmece usulüyle yapılmış bir anonimlik sosuyla gündelik faşizm “vatan için bir tekme de benden” kamu spotu ile arzı endam ediyor.  
Bu linç endüstrisinin müdavimleri ise büyük oranda orta sınıf ehli. Bir başka ifadeyle küçük burjuva radikalizmi ile had bildiren bir ehli şükela. Facebook sayfasıyla vatan müdafaasını sathı müdafaadan hattı müdafaaya indirgeyip linç koreografilerini entry eden bir kültür üretimi var karşımızda. Fake hesaplarla görünmezlik halesine bürünen, trollerle kendisini linç evreninin efendisi yapan karakter, “delete” tuşuna basarak linç edilecek olanı geri dönüşümü olmayan kutuya atmakta. Like işaretiyle küçük adamlara selam çakan, attığı konvansiyonel twitlerle hedefi güdümleyen bu performans, gündelik faşizmi karargahlarda değil klavyelerde üretmekte. Velhasıl sanal bir dünyada “war games” nesli bir gençlik, lap topuyla nişan alırken linç ayinlerini internet cafelerinin hemen dışına kurduklarını görmekteyiz.   
Gündelik faşizm aslında büyük oranda faşizmin yenilenmesi ile tezahür eden bir hal. Klasik faşizmin ataerkil ve dikey örgütlenmesinin tersine gündelik faşizm yatay ve soft bir örgütlenme. Klasik faşizm devleti ele geçirip rejime göz dikerken gündelik faşizm sokağı ele geçirip toplumu fethetme derdinde. Klasik faşizmin entellektüelizm düşmanlığına karşılık, gündelik faşizm büyük oranda tahsilli olana meyyal.
Mamafih gündelik faşizm ile devletin rabıtası tartışılmaya değer bir konu. Gündelik faşizm ile alakalı ana akım teoriler gündelik faşizmin devletten bağımsız hiç değilse otonom bir görünüm verdiğini iddia eder. Ne var ki Türkiye örneği epigrafa alınan Mustafa Kemal’in sözlerinin de gösterdiği üzere bu formülasyona pek uymamakta. O yüzden gündelik faşizmin Türk haline yakından bakmakta fayda var.
Türkiye tipi gündelik faşizmin, klasik faşizmin gündelik hayatta führer muhibi kitle ve yurttaştan beklediği türden benzer bir praksis beklediğini iddia etmek mümkün. Klasik faşizm tarihine aşina olanlar faşizmin organik gücünün olmadığı yerlerdeki kitlenin üzerinde führer’in dominant bir gölgesi olduğunu bilir. Buna göre führer’e layık olduğumu ispatlamak zorundayım, bunun da tek ölçüsü Führer beni her an görüyor gibi davranıp hangi hareketi yaparsam bu führer’in hoşuna gider” özdenetimini yapmak. Nazi bürokrasinin olmadığı gündelik hayatta führer sempatizanlarının ölçüsü buydu tam da.
Türkiye’de de Mustafa Kemal’in sözlerinin ağırlığı da böyle bir ethosa göz kırpar açıkçası. “Atam izindeyiz” mottosu araba arkasına yazılan steril bir yazı değil bu nedenle. Linç organizatörlerini mobilize eden dinamik büyük oranda “atam izindeyiz” duygusu. “Öyle bir şey yapmalıyım ki atam veya şimdiki devlet büyüklerim benden hoşnut olsun” psikolojisi. Mustafa Kemal’in “bir kıpırtı veya davranış gördünüz mü harekete geçin” şeklindeki talimnamesi, linç organizatörlerinin el manifestosu biçiminde Antalya’da harekete geçti işte. Kürtçe konuşmak gibi atanın hoşlanmayacağı bir kıpırtı sergileyene hak ettiği ceza verildi, hepsi bu. Bu kişiler için mühim olan bir kişinin öldürülmesinden çok, Kürtçe konuşan bir ağzın bir daha konuşulamayacak hale getirilip kapatılması. Burada aslında linç edilen öncelikle Kürtçe. Söz konusu linç edilen genç Kürtçe değil de İngilizce konuşsaydı muhtemelen taltif edilip cumhuriyetin kazanımı diye baş köşeye buyur edilecekti. Kürde değil belki ama Kürtçeye tahammülsüzlük aynı anda şu sıralar hem tebaasında hem de devletin tepesinde var. Kürdistan’da Kürtçe okullara vurulan devlet mührü ile Antalya’da Kürtçe dönen dile vurulan ebedi mühür arasında rahatsızlık verici bir armoni olduğu apaçık.
Hülasa Türkiye’de gündelik faşizmin otonom olduğunu hatta yarı-otonom olduğunu bile iddia etmek zor. Zira devletle kontras halinde verilen bir tebaa tepkisidir olan biten. Devletin gözünün içinde, devletin gözünün üstünde olduğu bir davranış kodudur bugün Türkiye’de gündelik faşizm.