7 Haziran seçimlerinin üzerinden 3 yıl, 16 Nisan referandumunun üzerinden bir yıl ve 24 Haziran seçimlerinin tam bir ay geçmiş bunmaktadır. Söz konusu tarihler bildiğimiz anlamda Türkiye Cumhuriyeti devlet sisteminin değişip dönüşmesi bakımından önem teşkil etmektedir.
Bu tarihsel kavşaklardan birincisi, sistemi çatırdatıp, olumlu veya olumsuz sistemin dönüşmesi için olasılıklara kapı aralamıştı. Türkiye toplumunu geçiş sürecine sokmuştu. Devletler için sistemsel geçiş süreçleri devlet sınırları içerisindeki farklı ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel dinamikler örgütlülükleri ile orantılı olarak yeni sistem inşasında rol alırlar. Şayet demokrasi ve özgürlükleri merkezine almış dinamikler daha örgütlü ise inşa edilen sistem de daha demokratik muhtevaya sahip olmaktadır. Buna karşıt olarak sistem için kaos aralığı niteliği taşıyan bu süreçte antidemokratik, otoriter ve tekçi zihniyetli güçler ele geçirdikleri devletin zor aygıtları ve ideolojik aygıtları kanalıyla kendini örgütler ise devlet demokratikleşmek yerine zorba halini alır.
Bu kısa açıklamayı 7 Haziran seçimlerinin Türkiye toplumu önüne hangi tarihsel fırsatı çıkardığını vurgulamak için yaptık. 7 Haziran seçimleri Türkiye için çok önemli fırsat idi. Başta Kürt Halk Önderi olmak üzere, Türkiye’deki demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü kesimlerin dişleri ve tırnaklarıyla hazırladığı bir kavşaktı. Demokrasi güçlerinin öz-örgütlülüğünü gören Türkiye’nin devletçi yapısı önlem almaya başladı. Çünkü 7 Haziran öncesi Türkiye’de ağır aksak da olsa yürüyen bir diyalog süreci vardı. 7 Aralık 2013’te Kürt Halk Öderli Öcalan ile yapılan görüşmede kendisinin ifade ettiği gibi "Eğer müzakereye eviremezsek, anlamı müzakereye geçmezsek, AKP eğer bununla oyalarsa karmaşık, kaotik, her tarafa giden ve yayılan bir çatışma ortamı doğar.” Nitekim AKP’nin bütün oyalama ve taktik yaklaşımlarına rağmen var olan diyalog süreci 28 Şubat 2015’te tarihi zirvesine ulaşmış ve 7 Haziran seçimlerinde meyvesini vererek sistemi dönüşüme zorlamıştır.
7 Haziran sonrası devletin demokratikleşmemesi, kangrenleşen sorunlarının demokratik yollarla çözülmemesi üzerine bir araya gelen güçler diyalogu kesmiştir. 7 Haziran ile 16 Nisan Anayasa Değişiklik Referandumu arasında geçen sürede devlet önce savaş konseptine geçmiştir. Ardından AKP ile MHP ortaklığı Kürt karşıtlığı temelinde oluşmuş olup, şaibeli bir darbe ve ertesinde OHAL ilanı söz konusu olmuştur. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL, yedi kez uzatılmıştır. Her ne kadar bugün kaldırıldığı iddia edilse de OHAL sonrası ‘sürekli OHAL’ uygulamasına imkan veren yasal düzenlemeler getirilmiştir.
16 Nisan anayasa değişikliği referandumuna OHAL koşullarında gidildi. Böylece devletin ideolojik ve zor aygıtlarının tek elde toplanması, başka bir deyişle devlet içerisindeki güç merkezlerinin dengelenememesi sonucu diktaya gidişin adımı oldu. Olası muhtemel denge mekanizmaları hızla bertaraf edildi. Bir nevi kaos aralığından nur topu gibi bir dikta doğmak üzereydi. Çünkü meselenin salt başkanlık, yarı başkanlık sistemi olmadığı, kısa süre sonra Türkiye toplumuna yaşatılarak gösterildi. Örneğin 23 Şubat 2013’te HDP heyeti ille görüşen Öcalan, “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Yalnız buradaki başkanlık sistemi ABD’deki gibi olmalı. Devlet Meclisi gibi bir Senato. İkincisi, bir de Halklar Meclisi. Bunun adı Demokratik Meclis de olabilir. Bu da ABD’deki Temsilciler Meclisi gibi olabilir, Rusya’daki gibi Alt Duma gibi olabilir. İngiltere’deki Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi” diyerek değişip dönüşmesi muhtemel Türkiye devlet sistemi için demokrasi üçlerin takınması gereken tutumu ifade etmiştir.
Demokrasi güçlerinin etkisizliği Erdoğan-Bahçeli ortaklığının otoriter sistem inşasını kolaylaştırmıştır. Nitekim özyönetim direnişlerinin bastırılmaya çalışılması, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması ve milletvekillerinin tutuklanması, belediyelere kayyum ataması, sokağa çıkma yasaklarının yaygınlaştırılarak sürdürülmesi, yüz binlerce insanın görevden alınması, baş döndürücü gözaltı ve tutuklama furyası ard arda gelmiştir. Böylece sistemin tüm dengesi sarsılmıştır. 24 Haziran seçimleri dengesi sarsılan ve inşası tamamlanmak istenen yeni sistemin ilk günü olmuştur.
Ülkede toplumsal dinamiklerin beklentilerini karşılamak yerine parçalı duruşta ısrar eden, mevcut parçayı daha da parçalama peşinde koşan muhalefet ne yazık ki yine üstüne düşeni yapamamıştır. Erdoğan’ın eline altın tepside fırsatlar sunmuştur. Erdoğan da 7 Haziran’da kaybetme korkusuna kapıldığı iktidarını güçlendirmekle kalmamış, OHAL’i rejim haline dönüştürmüştür. Daha önce 7 defa uzatılan OHAL günümüz itibariyle Türkiye devletinin hem ismi hem cismi haline gelmiştir. Nitekim iki günde bir yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri arasındaki çelişkiler, kanunlar ile kararnameler arasındaki çelişkiler, mevcut anayasaya, evrensel hukuk normlarına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı düzenlemelerin Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri yoluyla sistem inşa edilmek istenmektedir.
Sonuç olarak 24 Haziran seçimleri sonrası hızlıca yayınlanan ve Meclis Genel Kurulu’nda 1 Sıra Sayılı Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin görüşülüp kabul edilmesi ile otoriter sistem inşa edilmiş, OHAL kalıcılaşmıştır.