Hatip DİCLE

Ne var ki 16 Nisan 2017 şaibeli referandumundan sonra, giderek çarmıha gerilme sürecine tabi tutulan demokrasiye, son bir çivi de, ne yazık ki 24 Haziran günü çakıldı. Artık Türkiye, 1930’ların Hitler Almanyası’nı hatırlatıyordu.

24 Haziran 2018 günü, neredeyse tüm politik dünya, Türkiye’de ki Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimlerine dikkat kesilmişti. Çünkü bu seçim, birçok defa karşılaştığımız, sıradan bir seçim değildi. Aslında bir siyasi sistem oylamasından da öteye, Türkiye’nin bir kader seçimiydi. Bu ülke, bundan sonra, giderek koyu karanlık bir diktatörlüğün pençesine mi giriyordu; yoksa uçuruma doğru giden ölümcül bir yola girmeyerek, aşamalı olarak demokrasiye evrilen bir rotaya mı yöneliyordu? Hayati soru buydu…Özcesi; seçim demokrasiyle diktatörlük arasında yapılacaktı. Bunun için de, çok önemliydi.

Ne var ki 16 Nisan 2017 şaibeli referandumundan sonra, giderek çarmıha gerilme sürecine tabi tutulan demokrasiye, son bir çivi de, ne yazık ki 24 Haziran günü çakıldı. Artık Türkiye, 1930’ların Hitler Almanyası’nı hatırlatıyordu. Bu konudaki siyasi analizlere girerken, önemli bir soruyu sorarak başlamayı daha uygun buluyorum. Acaba bu seçimler, Türkiye’de hangi koşullarda gerçekleşti? Belki de en önemlisi, bu seçimler meşru muydu?

Hiçbir meşruiyeti yok

Bilindiği gibi, bir siyasal hareketin, kendisine destek vermeyen insanların gözünde de, en azından asgari bir meşruiyetinin olması gerekir. Hatta bir siyasal hareketin, demokratik meşruiyetinin asıl kaynağı, harekete destek verenler değil destek vermeyenlerdir. Oysa AKP-MHP faşist iktidarının, on milyonlarca insanın gözünde baskılar, hukuksuzluklar ve yolsuzluklarla özdeşleştiği biliniyor. Ayrıca artık bu şaibeli seçim oyunlarının, hiçbir meşruiyeti de kalmadı. Medyanın neredeyse bütünüyle iktidar yanlısı olması, muhalefeti görmemesi, başta HDP olmak üzere demokratik muhalefetin gördüğü büyük baskı, yine başta Kürt halkı olmak üzere Alevilerin, kadınların, emekçilerin ve tüm demokrasi güçlerinin, devlet terörü ile karşı karşıya kalması, AKP’nin, seçim süreçlerinde, devletin bütün olanaklarını pervasızca kullanması ve 7 Haziran 2015’te olduğu gibi kaybettiği seçimleri fiilen saymayıp, savaş ve devlet terörü politikalarıyla, yeni seçimlere gitmesi gibi faktörler, zaten 24 Haziran 2018 seçiminin meşruiyetini de, büyük ölçüde yok etmişti.

Unutmayalım ki, 16 Nisan 2017 referandumunda, bu meşruiyet kaybı, meşruiyetini kaybeden yargının da işbirliğiyle oy sayımına da yansımıştı. İktidarın baskısı altında, referandum gecesi YSK’nin (Yüksek Seçim Kurulu) ‘mühürsüz oy ve zarflar geçerlidir’ kararına dayanarak, gerçekte yüzde 57 Hayır, yüzde 43 Evet olan referandum sonuçları; iktidar yararına yüzde 51 Evet, yüzde 49 Hayır’a çevrilerek, dünyada çok ender görülen bir hileli, diktatörlük pratiği sergilenmişti. Hatta 2017’de AKP’li belediye başkanlarının dahi tehditlerle istifa ettirilmesi, Türk sağ siyasetinin tarihsel olarak en önemli meşruiyet kaynaklarından biri olarak dillendirdiği ‘milli irade’ söyleminin dahi içini tamamen boşaltmıştı. Fakat asıl olarak, seçim meşruiyetinin kaybedilmesine neden olan en önemli faktör, AKP’nin iktidarı artık seçimle devretmeyeceğine dair oluşan yaygın ve gerçekçi umutsuzluk halidir. Buradaki esas sorun, AKP’nin seçimleri bundan böyle hep kazanacağına dair bir umutsuzluk değil; seçimi kaybettiğinde veya kaybedeceğini anladığında seçim yaptırmayacağına veya 7 Haziran 2015’te olduğu gibi, ‘seçimi saymayacağına’ dair gerçekçi bir umutsuzluk halidir. Yeri gelmişken belirtelim ki, başta HDP olmak üzere, Türkiye’de ki demokrasi güçlerinin ertelenemez görevi; birlik, dayanışma ve aktif mücadele temelinde, toplumda devletçe oluşturulan bu umutsuzluk halini, umuda çevirecek bir program ve eylemselliğe sahip olmasıdır.

Bilelim ki, Türkiye’de başta yargı olmak üzere eğitim, akademi, bürokrasi, istihbarat, Ordu ve Meclis gibi önemli kurumların ve alanların çöküşü, liyakat arayışının tümüyle terk edilmesi, sistemde onarılamaz yaralar açtı. Artık adaletsizliği gidermek için yargıya başvurmak, anlamını büyük ölçüde yitirdi. Okullarda verilen eğitimin niteliği ve bilimselliği, belki hiç olmadığı kadar zarar gördü. Evrensel standartlarda eğitim vermeye çalışan az sayıda üniversite dahi, büyük bir saldırıyla, hatta fiziki olarak işgalle karşı karşıya kaldı. Ordunun bir dış saldırıya karşı Türkiye’yi koruma becerisine dair gerçekçi şüpheler ve endişeler doğdu. Artık Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), tek bir kişinin iradesini yansıttığı ölçüde ve bu iradeye karşı çıkanların her an tutuklanabileceği bir ortamda toplumu temsil gücünü de tamamen kaybetti. Kişinin meslek birikimi sayesinde ve öz-saygısını koruyarak bürokraside yükselme umudu yok denecek kadar azaldı. Tüm bunlar toplumda, büyük bir umutsuzluğa yol açarken, asıl önemlisi toplumsal bir çöküşe neden oldu.

İktidarın meşruiyet sorunu

Bir diğer açıdan, iktidarın meşruiyet sorunu, sadece içte gelişen olumsuz gidişatla sınırlı değildir. Örneğin; 16 Nisan 2017 şaibeli referandumundan önce, Avrupa Konseyi’nin bir uzmanlar kurulu olan Venedik Komisyonu; Türkiye’de referandumla gerçekleştirilmek istenilen anayasa değişikliklerinin Avrupa Konseyi’nin, demokrasilerde olmazsa olmaz kabul ettiği kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı olduğu ve böyle bir referandum yapılmasının meşruiyet yitimine ve demokratik prensiplerine aykırı olacağı konusunda Türkiye devletinin yetkililerini uyarmıştı. Ancak bu ciddi uyarıya, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP-MHP siyasal iktidarı uymamış ve o anti-demokratik referandumu hem de şaibeli bir şekilde gerçekleştirmişti. Benzer şekilde, 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi aldığı bir kararla; OHAL (Olağanüstü Hal) koşullarında yapılacak bir seçimin adil ve özgür olmayacağı hatırlatılarak, Türkiye’ye seçimi erteleme çağrısında bulunmuştu. Ancak bu ciddi uyarıya da kulak vermeyen siyasi iktidar, gerçekleşme ve sonuçları açısından meşruiyeti bulunmayan, bu şaibelerle dolu seçimi yapmakta ısrar etmişti.

Devlet de kriz içinde

Öte yandan toplum gibi, devlet organizasyonu da kriz içinde…AKP-MHP faşist iktidarı, varolan devleti, bilinen haliyle yıkıyor ve yerine yeni bir devleti kurmaya çalışıyor. Zaten onyıllardır hala oturmamış olan ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ tümüyle terk ediliyor. Kuvvetler birliği sağlanarak yandaşlarınca ‘REİS’ olarak adlandırılan Recep Tayyip Erdoğan, ‘modern padişah’ yetkilerine sahip oluyor. Ne varki yeni bir devlet kurabilecek, ne meşruiyeti ne de bunu yapabilecek liyakatlı bir kadrosu var. Bu nedenle, Yeni-Osmanlıcılık hayalleriyle kurulmakta olan yeni devlet, bir devlet yapılanmasından ziyade, mafyatik bir yapılanmayı andırıyor. Nitekim Erdoğan’a, yandaşlarınca yakıştırılan ‘REİS’ ünvanı, eskiden beri Türkiye’de ki mafya örgütlerinde ve kontrgerilla birimlerinde kullanılırdı ve halen de kullanıyor. Özünde ‘Führer’, ‘Duçe’, ya da ‘Başbuğ’ ile eşanlamlı bir unvan olması, niyet ve gerçekleri çıplakça ortaya koyan, önemli bir faktördür. Bu mafyatik görüntünün, toplumda ‘korku’ ve ‘saygı’ uyandırmak amacıyla özellikle verildiği de tahmin edilebilir.

Evet, faşizmin kurumsallaşması süreci başladı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kemalizmin resmi ideoloji olma statüsünü kaybettiği, ona rakip olarak gelişen ve 12 Eylül 1980 Faşist askeri darbesinden bu yana, devlet ve toplum içinde, aşamalar halinde geliştirilen Türkçülük ideolojiyle soslanmış Siyasal İslamcılığın, 21.yüzyıla özgü bir diktatörlük kurma süreci, 24 Haziran 2018 seçimelerinden sonra hızla kurumsallaşma sürecine girmiştir. Bu süreç, ne yazık ki, bize Hitler’in seçimle iktidara gelmesinin akabinde, önce tüm iç muhaliflerini sırasıya tasfiye ettiği, daha sonra yayılmacılık ve hegemonyacılık temelinde, milyonlarca insanın öldüğü bir dünya savaşına yolaçtığı, 1930’lar Almanyası’nı hatırlatıyor. Örnek olarak, çok bariz bir benzerliğe dikkat çekmek isterim: Ermächtigungsgesetz… Hitler rejimine kağıt üzerinde meşruiyet sağlayan ve kabus dönemini, tam anlamıyla başlatan kararın, tarihe geçmiş adıdır. Türkçe anlamı, TAM YETKİ YASASI’dır. Tarih: 23 Mart 1933’dür. Dört yıl geçerli olan bu yasa ile devletin tüm yetkileri HİTLER’e devrediliyor; kabinesine kararnameler çıkarma yetkisi tanınıyor, Meclis aradan çıkartılıyor ve fiiliyatta sadece Hitler’in konuşma yapacağı bir gösteri merkezi çevrilmiş oluyordu. İşte bu yasa, Nazi Diktatörlüğü’nün kuruluş belgesidir. Kapkara bir dönemin parolası gibidir. Bizde de birkaç gün önce 477 nolu Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile başta yürütme olmak üzere, tüm iktidar yetkileri (TAM YETKİ YASASI), artık Beştepe’deki SARAY’a devredilmiş durumda…477 nolu KHK ile mutlak yetkilerin tek bir kişiye devredildiği rejime geçiş tescillenmiş olmaktadır. ‘FAŞİZM’ tanımı kullanmak da, artık sadece bir gerçeğin ifadesidir. Ne varki Almanya’da ki o karanlık sürecin nasıl noktalandığı, hala insanlığın canlı olarak hafızasında iken; Erdoğan’ın bu faşist diktatörlük rüyasının da aynı ve ya benzer akibete uğrayacağından hiç şüphemiz yoktur.

Tüm bu nedenlerle, 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan’ın seçilmesi ve faşist blokun Meclis çoğunluğunu sağlaması, asla meşru değildir. Üzerinde değerlendirme yaptığımız hususlar, seçimin asıl amacı, seçimin yapıldığı anti-demokratik siyasi atmosfer, seçim sürecinde yapılan baskı ve hukuksuzluklar ve özellikle de Kürdistan’da birçok yerde sandıklara fiilen müdahale edilmesi, bu seçimi ve sonuçlarını gayrimeşru kılmaktadır.

HDP engellere rağmen başardı

Bu gayrimeşru seçimin hazırlanışı ve seyri de, yeni sistem hakkında önemli ipuçları vermektedir. Örnek olarak, ilk defa 24 Haziran seçimlerinde uygulanan bir yöntemle, partilerin ittifak yapmasına ve blok halinde seçime katılmasına izin verildi. Bu değişiklikten iki ittifak bloku doğdu: Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı…Cumhur İttifakı; AKP, MHP ve BBP’den oluşuyordu. Millet ittifakı ise; CHP, İYİ Parti, SP ve DP’yi kapsıyordu. Özellikle İyi Parti HDP’nin de Millet İttifakı’na dahil olmasına onay vermedi. Çünkü ittifak içindeki partiler anti-demokratik yüzde 10 seçim barajına tabi olmayacaklardı. Nitekim İyi Parti, SP, DP ve BBP barajı aşamadıkları halde bu formül sayesinde , şu anda parlamentoda temsil edilmektedirler. Seçime girmeye hak kazanan partilerden, bu durumda yüzde 10 barajı engeliyle baş başa kalan, aslında sadece HDP kalıyordu. Zira ittifak listelerinde olmayan ama seçime girmeye hak kazanmış bazı partilerin oyları, zaten yüzde 10’a varamayacak kadar azdı. (VP, Hüda-Par, Hak-Par gibi) Üstelik Recep Tayyip Erdoğan, topluma ve tüm devlet aygıtına ‘HDP’nin Baraj altında bırakılması’ konusundan, defalarca çağrı yapmıştı. Öte yandan Kürdistan’da ki OHAL ve savaş koşulları, adil ve özgür bir seçim atmosferine izin vermiyordu. Üstelik bir de Kürdistan’da kırsal kesimde, özellikle HDP seçmenlerinin ezici çoğunlukta bulunduğu merkezlerdeki birçok sandık da, Köy Korucuları’nın hakimiyetinde olan köylere taşınmıştı. Ayrıca HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı, bir çok milletvekili ve belediye başkanı, her kademeden yönetici ve üyelerinin binlercesi cezaevindeydi. Bu eşitsiz ve adil olmayan koşullara rağmen HDP, Kürt hakının ve demokrasi güçlerinin desteği ve özverisiyle, yüzde 10 barajını aşabildi ve yüzde 11,70 oranında oy aldı. HDP parti sözcüsü Ayhan Bilgen’in açıklamasına göre de İttifak Yasası gereği, HDP, ittifaklara 15-20 milletvekili kaptırdı. Bu olumsuzluklara rağmen etnik, dini, mezhebi ve cinsiyet açısından çok farklı ve çok renkli kesimlerin temsilcilerini, milletvekili olarak Meclis’e taşımayı başardılar. Ve Mecliste HDP, milletvekili sayısı açısından 3.büyük grup oldu. Yine Kürdistan’da ki 11 ilde; yani Iğdır, Van, Hakkari, Şırnak, Diyarbakır, Mardin, Tunceli, Batman, Ağrı, Siirt ve Muş illerinde 1. Parti oldu.

Seçimlerle birlikte OHAL kalıcılaştı

Oyların sayıldığı seçim gecesi de, ilginç gelişmelere sahip oldu. Muhalefet partileri ve bazı Sivil Toplum Örgütlerinin oluşturduğu Adil Seçim Platformu’nun kurduğu dijital iletişim sistemi sandık sonuçlarını işlemeye başladığı ilk dakikalardan itibaren çöktü ve ya çökertildi. Dijital olarak iş yapamaz hale geldi. Hal böyle olunca Türkiye kamuoyu ve herkes; Resmi Haber Ajansı olan Anadolu Ajansı’nın (AA) Cumhurbaşkanı seçiminde Tayyip Erdoğan’ın aldığı oyları, önce yüzde 70’ten başlatıp, kademeli bir şekilde yüzde 52’lere kadar indirdiği manipülatif verileriyle baş başa kaldı. Daha enterasan olanı ise Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) o gece geçici seçim sonuçlarını bile vermemişken; siyasal ve etik açıdan kabul edilemez bir şekilde Erdoğan’ın canlı TV yayınlarıyla bizzat kendisi tarafından zaferinin ilan edilmesi adeta YSK’ye bir talimat niteliğindeydi. O andan itibaren bazı yandaşlarının, zafer ilanını, sokak ve caddelerde havaya ateş ederek kutlamaya başlamaları bile seçim gecesi Türkiye’de nasıl bir atmosfer bulunduğunun en sağlam örnekleri arasındadır. Yine seçim gecesi, bir diğer ilginç gelişme ise AKP’nin Cumhur İttifakı’ndaki en yakın müttefiki olan Türk ırkçısı MHP’nin Anadolu Ajansı’nca verilen oy oranlarının baştan itibaren yüzde  11-12 bandında seyredip durmasıydı. HDP’nin oy oranı ise, o gece yüzde 6’lardan başlatılarak, azar azar yüzde 11.5’lere kadar yükseltildi. Özcesi; OHAL koşullarında yapılan 24 Haziran seçimlerinden sonra artık OHAL (Olağanüstü Hal) kalıcılaşmıştır. Bu aşamadan sonra OHAL’in bir propaganda aracı olarak kaldırılmasının hiç mi hiç siyasal anlamı yoktur, olmamalıdır. Bu tespitler ışığında, AKP-MHP faşist iktidarının, 18 Temmuz’da OHAL’in kaldırılacağı yönünde ki, Göbbels’vari Özal savaş propagandalarının tuzağına hiçbir demokrat kişi ve kurum asla düşmemelidir.

Önemle belirtmeliyim ki; Hükümetin daveti üzerine 300 civarındaki gözlemcisi ile 24 Haziran 2018 seçimlerini, bizzat sandık başlarında gözlemleyen AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) Heyeti, seçimlere ilişkin olarak açıkladığı ön raporunda; Cumhurbaşkanı adaylarının seçim kampanyalarını, eşit koşullarda yürütemediğine, bunlardan HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu bulunduğuna ve OHAL’in basın özgürlüğü dahil, tüm temel hakları sınırlandırdığına özellikle dikkat çekti. Yine AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) Gözlemcisi Alman Parlamanter Tabea Rössner’in açıklamaları da dikkat çekiciydi: ‘Bir çok açıdan , adil bir seçim olmadığını gördük. Bizi birçok seçim merkezinden dışarı çıkardılar. Çok şüpheli bir seçim gözlemledik. Aile üyelerinin toplu olarak oy kabinlerine girdiğini, ayrıca sandık başlarında polisleri tespit ettik’.

Bu gayrimeşru seçimin YSK tarafından açıklanan resmi sonuçlarından bir kısmını, okuyucularımıza bilgi olarak ulaştırma çerçevesinde ise, şu rakamlara dikkat çekilebilir: Cumhurbaşkanı seçimlerinde alınan oyların adaylara göre oransal dağılımı şöyledir; R.T. Erdoğan: yüzde 52.59, Muharrem İnce: yüzde 30.64, Selahattin Demirtaş: yüzde 8.40, Meral Akşener: yüzde 7,29, T.Karamollaoğlu: yüzde 0.89, D.Perinçek: yüzde  0.20

Milletvekili seçimlerinde kayıtlı seçmen: 59.367.469, seçime katılma oranı: yüzde  86.22, Milletvekili seçim sonuçlarının partilere göre oransal dağılımı: AKP:yüzde 42.46, MHP:yüzde 11.10, HDP:yüzde 11.70, CHP:yüzde 22.65, İyi Parti: yüzde 9.96, SP:yüzde 1.34

600 milletvekilinin partilere göre resmi dağılımı ise şöyledir: AKP:295, MHP: 49, HDP:67, CHP:146, İyi Parti: 43

Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin seçim sonrası şu kısa değerlendirmesi bile, rejimin niteliği konusunda bir fikir veriyor: ‘Rejim, artık hepimiz için tehlike! Bunu yaşayacağız, bunun bedelini hep beraber ödeyeceğiz! Türkiye bu sonuçla ne yazık ki demokratik değerlerle bağını koparmıştır.’

Türkiye’nin tanınmış gazeteci, yazar ve akademisyenlerinden bazılarının, çoğuna katıldığımız düşünce ve öngörüleri ise daha da çarpıcı: Aydın Engin (Cumhuriyet Gazetesi): ‘Siyasi İslam kazandı, demokrasi kaybetti. Türkiye siyasal islamı, küresel finans sermayesi ile bütünleşmiş bir siyasal bir örgütlenme…Ancak ideolojiki kültürel ve siyasi açıdan, İslami referanslara da sımsıkı bağlı ve bunda ısrarlı…Şimdi artık, bir ‘Başkanlık Sistemi’ ile, kuvvetler ayrılığının sözü bile edilemeyecek, yargı erkinin tümüyle ‘Başkan’a’ teslim olduğu otokrasi ile yönetilecek bir Türkiye var. Eğitim sisteminden, Ordunun yapısına, hukuk devletinden kanunlara kadar, çok temel konularda, İslami kurallara ağırlık veren yeni bir rejimin kurulması aşamasındayız.’

Gazeteci Yavuz Baydar (Ahval News): ‘Erdoğan muradına ermiştir. Türkiye artık, kuvvetler ayrılığından mahrum, yargısı taraflı ve bağımlı, medyası prangalı, Meclisi işlevsiz, muhalefeti kötürüm, devleti denge ve denetim özelliklerinden arındırılmış bir Orta Asya Cumhuriyetidir. 25 Haziran’da geçişi yapılan rejim, bizatihi OHAL’dir. Cumhurbaşkanı istediği zaman, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisine sahip mi? Evet. Mecliste çoğunluğu da aldı mı? Aldı…O halde, OHAL’in kalkıp kalkmaması arasında pek bir fark yoktur. Yönetim keyfileşmiş ve üstelik bu meşrulaşmıştır. Meclis, ‘SARAY Tasdik Bürosu’na dönüşmüş, içtüzüğü ise zaten önceden kuşa çevrilmişti. Özcesi; 24 Haziran’da Türkiye iyice sağa kaydı. Erdoğan, İslamcılık ve Türk milliyetçiliğini bir Süper Başkanlık rejiminde kavuşturdu. Devlet kurumlarında da artık, bu ideolojik alaşım egemen…Bu manzara 12 Eylül 1980’de Cuntacıların hayalini kurduğu Türk-İslam sentezinin, kalıcı vücut bulmuş halidir. Ve SARAY, artık düzenin mutlak hakimidir!...’

Gazeteci Zülfikar Doğan: ‘MHP, bu seçimde aldığı oyların, yaklaşık 1 milyonunu Kürt nüfusun yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu’dan aldı. (!) MHP’nin Kürt nüfusunun yoğun olduğu illerdeki oy patlaması izaha muhtaç…Bazıları MHP’deki oy artışını bölgedeki güvenlik güçlerine, asker-polis ve köy korucularının oylarına ve etkilerine dayandırıyor. Öte yandan HDP’nin eş başkanları, HDP’nin söz konusu bölgede, 1 Kasım 2015 seçimlerine göre, 120 bin oy gerilediğini; ilginç olan hususun ise, YSK emriyle ‘taşınan’ sandıklardaki seçmen sayısının da bu düzeyde olmasıdır diyerek, önemli bir noktaya dikkat çektiler…Bir başka önemli nokta olarak da; İyi Partinin AKP ve MHP’den oy koparamadığını, aksine Ege, Trakya ve Büyükşehirlerdeki CHP’den oy kopardığını, tespit etmek durumundayız.’

Seçim sonuçlarını çözümleyen Yazar Veysi Sarısözen’den ise uyarıcı bir değerlendirme geldi: ‘Faşist bir rejimin, eğer devlet aygıtında derin bir parçalanma yaratan bir devrimci yada demokratik siyasi, sosyal ve ekonomik kriz olmadıkça; seçimle, üstelik iktidarın kendi iradesiyle yaptığı bir seçimle devrildiğini, hala tarih yazmamıştır. Hem faşizmden sözedip, hem ‘parlamentarist rüyalar’ görmek, birbiriyle uyumlu olmaz, olamaz.’

Prof.Dr Taner Akçam (akademsiyen): ‘İkinci Cumhuriyet’e hoşgeldiniz!...Birinci Cumhuriyet, toplumun yüzde 30-35 Hristiyan nüfusunun imha edilmesi üzerine kuruldu. İkinci Cumhuriyette ise millet olarak, Kürtlere yer verilmek istenmiyor. Nasıl ki, Birinci Cumhuriyet, tüm Osmanlı kültürel zenginliğini yerle bir ederek kurulduysa; İkinci Cumhuriyet de, Birinci Cumhuriyet döneminde yeniden yaratılan kültürel değerlerin imhası üzerine kuruluyor. Ayrıca Birinci Cumhuriyet, ekonomik yağma üzerine de kurulmuştu. İkinci Cumhuriyet bu kültürü devam ettiriyor. FETÖ üyeliği gerekçesiyle bir çok şirkete ve kişi mallarına zorla el konuldu. İkinci Cumhuriyet şimdi, kendi nesillerini yetiştiriyor: Erdoğan’ın deyimiyle ‘dindar ve kindar bir nesil’…Ve şimdi soru şu: istediğimiz Cumhuriyet’in aslında bu iki cumhuriyetin de yıktıklarının yeniden anlamlandırılması ile mümkün olduğunu görebilecek miyiz? Yoksa bu iş artık, gelecek kuşaklara mı kaldı ?’

Gökhan Bacık (Akademisyen): ‘Erdoğan, artık Atatürk gibi yeni bir politik rejim kurgulamak ve bunun doğal sonuçlarına göre bir toplum projesi, meydana getirmek imkanına sahiptir. Hal böyle olunca, İki yüz yıldır Batıcı Aydınlanmacı seçkinler üzerinden tasarlanan Türkiye Projesi, 25 Haziran 2018 itibariyle bitmiş görünüyor. Beş yıl sonra parti ile devletin bütünleştiği, otoriter bir islamcı rejim görebiliriz. Türkiye’nin artık Kurucu Felsefesi, Kemalizm değil İslamdır. İnce ayarları ise MHP yapacaktır. AKP’nin bundan sonraki rakibi, artık siyasi partiler değil Türkiye’nin reel sorunlarıdır.’

Cengiz Aktar (Akademisyen): ‘Erdoğan’ın ‘Milli İrade’, ‘Aziz Millet’ olarak adlandırdığı kitlesi, liderle birlikte okunduğunda bariz faşist özellikler barındırıyor. Kenetlenmiş bu iri kitle, iktidarı zorla elinde tutuyor. Sonunda REİS ve rejimi, memleketin başına zorla ve külliyen çöreklendi…Ve ilginçtir Türkiye’de totalitarizm, AB adayı model bir ülkeden neşet etti. Artık asıl anlamda siyaset gerekiyor. Demokrasi özürlü Türkiye toplumu, bunu becerebilecek mi? Yoksa topyekün kaz adımına mı geçecek? Cevabı biraz da çöküşün şiddetine bağlı olacak…Zira Türkiye bugün, farklı fay hatları ve cemaatleri arasında sıkışmış paramparça toplumuyla, çökme sürecindeki ekonomisiyle, enkaza dönüşmüş devlet kurumlarıyla, yerle bir olmuş doğası, kenti, kültürüyle; saldırgan dış politikasıyla ve ceberrut rejimiyle ‘yönetilemez’ bir ülkedir.’

Ümit Kardaş (Hukukçu): ‘Erdoğan, yeni sistemde, demokratik usul ve yöntemlerle denetleyemeyen bir BAŞKAN gibi gözükebilir. Ancak onu, devletin zihniyet kodlarına göre şekillenmiş, devlet gücü denetleyecek, frenleyecek ve kendi politikalarının takip edilmesini isteyecektir. Bunun da bir vesayet oluşturduğu bilinmelidir. Ayrıca yeni sistemle OHAL rejimi süreklilik kazanacağından dolayı, bu vesayetin daha da otoriterleşme yönünde olacağı çok açık…Zaten ülkemizdeki geleneksel devlet anlayışı sonucunda, toplum ve siyaset devletleştirilmiştir. Bu nedenle de, ‘parti içi demokrasi’ gelişememektedir. Gerilimin ve çatışmanın temelinde yatan bir diğer etken de, ademimerkeziyetçi bir özyönetim yaklaşımının bulunmayışıdır. Alman yazar Alfred Döblin’in uyarısı önemli: ‘devleti ele geçirirsen, o senindir; sen de onunsundur ve artık sen yoksundur.’

Nicholas Danforth ( Amerikalı Siyaset bilimci): Erdoğan kendisine seçim kazandıracak ölçüde baskı yapma dehasını, bir kez daha göstermeyi başardı. Seçim adil değildi. Zaten mevcut şartlarda adil bir seçim olamayacağı belliydi. Yeni sistem, Erdoğan nasıl isterse, öyle işleyecektir. Bu şartlarda, Kürtlere barış getiren bir süreci hayal etmek pek gerçekçi olmayabilir. Ama iki taraf, geçici bir ateşkeste çıkar görürse eğer, sonuçsuz devam eden müzakereler her zaman mümkündür. Özcesi; Erdoğan’ın dış politikayı karakterize eden, savunmacı-saldırgan söylemi ve içeride cezalandırıcı-kısıtlayıcı uygulamaları devam edecektir.’

Ömer Taşpınar (ABD-The World Post): ‘Türkiye milliyetçi faşist bir devlete dönüşüyor. Asıl galip, Türk milliyetçiliğidir. İktidar Türkiye’de hiç bu kadar bir kişinin elinde merkezileşmemiş ve kişiselleşmemiştir. Türkiye’de bir şeylerin, gerçekten de çürüdüğünün şaşırtıcı bir işareti de, ülkenin resmi haber ajansı TRT’nin, seçim sonuçlarını güya ‘yanlışlıkla’, seçimlerden dört gün önce açıklamasıydı: sonuca göre Recep Tayyip Erdoğan yüzde 53 ile Başkanlığı ilk turda kazanıyordu. Erdoğan’ın bu Pirus Zaferi, yalnızca ülkenin kutuplaşmasını daha artıracak. Şimdi şahid olduğumuz şey, İslami devrim değil ; korkutucu bir şekilde yükselen Türk milliyetçiliğine dayalı faşizmdir’

Prof. Dr. Henry Barkey (ABD): ‘Seçimlerin ilginç yanlarında biri de, hem MHP hem de İyi Parti’nin, Kürt demokratik taleplerine karşı olumsuz ve milliyetçi bir çizgide olmalarıdır.’

Martin Schulz (Almanya): ‘Erdoğan’ın elindeki tüm imkanları kullanarak, tüm ülkeyi kendi çizgisine sokmaya çalışacağına, hazırlıklı olmalıyız. Daha da otoriter bir çizgi izleyeceğimiz kesin!..

Der Spiegel: ‘Gerçek şu ki, devlet yayın kuruluşu TRT, sonuç resmi olarak onaylanmadan çok önce, Erdoğan’ı kazanan olarak ilan etti. Yine gerçek şu ki; Erdoğan hala oylar sayılırken, kendisinin seçim zaferini, bizzat kendisi ilan etti. Erdoğan ilk turda kazanmak zorundaydı. Öyle de oldu… 7 Haziran 2015’te de Erdoğan’ın AKP’si, tek başına iktidarı kaybettiğinde yeni seçimlere yöneldi (1 Kasım 2015’te) ve o süreçte, kasten ülkeyi Kaosa sürükledi. Bütün ülkeyi rehin aldı ve iktidara ne kadar yapışıp kaldığını, açıkça gösterdi.’

Ekonomist: ‘Cumhuriyet bitti; yeni Türkiye daha islamcı, milliyetçi ve otoriter olacak!...’

Haaretz: ‘Atatürk’ün mirası, büyük bir erezyonla karşı karşıya…’, ‘ muhalifler, seçimde Türkiye’nin diktatörleşmesine engel olamadı.’

The Guardian: ‘Erdoğan çok yüksek zirvelere çıktı; ama bu, bir düşüşü de, çok daha dramatik hale getirecektir.’

Financial Times: ‘Seçim sonucu ile birlikte, balayı bitti. Türkiye ekonomisinde kırılma noktası yaşanabilir.’

Evet, tüm bu analiz ve öngörülerin birbirlerini tamamlaması, Türkiye’de faşist diktatörlüğün kurumsallaşma sürecine girdiğine işaret ediyor. Ancak tüm dünya, dost-düşman herkes bilmeli ki; ne Kürt halkı ne de Türkiye’nin demokrasi güçleri, bu dizginlerinden boşalmış azgın faşizme teslim olmayacak; halkların birliğini örerek, her zaman, her yerde, her türlü meşru mücadele biçimiyle direnecektir !...

Sonlandırırken; seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaptığı kapsamlı değerlendirmeden sadece bir pasaj alarak, seçim analizini noktalıyorum:

‘AKP ve MHP; Kürt halkı, tüm Türkiye halkları ve tüm farklılıklara karşı düşmanlık temelinde iktidar olmayı amaçlayan, faşist ve soykırımcı güçlerdir. Kürt halkı ve demokrasi güçlerine karşı, bir savaş ittifakıdır. Bu yönüyle tüm demokrasi güçlerine yönelik, yeni bir baskı ve devlet terörü başlatacaklardır. AKP-MHP faşist bloğunun, seçimle iktidarını bırakmayacağı, net olarak anlaşılmıştır. Bu açıdan, Türkiye’de tüm demokrasi güçlerinin en geniş demokrasi ittifakında buluşmaları yaşamsal önemdedir. Zaten bizzat Erdoğan’ın ağzından seçim sonrası, Kürtlere karşı soykırım saldırılarını her yerde sürdüreceklerini, ilan etmişlerdir. Bizler de Kürt Özgürlük Hareketi olarak, bu demokrasi ve halklar düşmanı faşist iktidara karşı, her zaman ve her yerde mücadele içine olacağız…’