Türkiye dış politikada yeni bir paradigma benimsenmiş durumda. Eskiden jeopolitik konumunu pazarlardı. Dış güçler arasındaki mücadelede jeopolitik konumunu pazarlayarak diplomatik değerini arttırıp bunu siyasi kazanca dönüştürmeye çalışırdı. Amiyane deyimle şimdi bitlenince kendisi de bölgede oyuncu olmaya soyundu. Artık jeopolitik konumumu dış çelişkiler üzerinde kullanmam yetmez, ben de büyük devletler gibi bölgede bazı güçleri kullanmalıyım biçiminde yeni bir dış politika paradigmasını benimsemiştir. Büyük devletler böyle yapıyorsa büyük olmak isteyen Türkiye de böyle yapmalıymış! Kuşkusuz yine jeopolitik konumunu satmaya devam edecek; ama bazı aktörleri de kontrolüne alıp bölgede bu yönlü siyasi etkisini arttıracak. İşte bu yeni dış politika paradigmasını benimsemesinden sonra Türkiye’nin burnu pislikten çıkmamaya başlamıştır.

Türkiye Suriye’de birçok grubu desteklemiştir. Aslında Suriye’deki silahlı çeteleri desteklemeseydi Suriye’deki iç savaş da bu düzeye gelmezdi. Türkiye demokrasi isteyen güçleri destekleme yerine, kendine bağlı silahlı grupları destekleyip kısa sürede Esad iktidarını düşürüp Suriye’nin yeni ağası olmak istiyordu. En azından alt emperyalist olarak yeni Osmanlı için adım atabilirdi. Ancak kullanmak istediği oyuncaklar kontrolden çıktı. Hala Türkiye’nin taşeronu olan El Nusra kontrolünde olsa da, Suriye’de istediği sonuçlara ulaşamadığı gibi hem çarşıdaki pirinçten, hem de evdeki bulgurdan oldu. Rojava Devrimi düşmanlığıyla kendi Kürtleriyle ilişkisi daha da sorunlu hale geldi.
Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerinin içine el atması Irak pratiğinde kendini ortaya koymuştur. Herhalde İsrail gibi kendi düşmanlarını sorunlarla uğraştırarak kendini güçlü tutmak gibi bir dış politika tarzını benimsemiştir. Başından itibaren mezhepçi bir anlayışla Sünniler üzerinden Irak’ta politik etkinlik sağlamak istemiştir. Öyle ki, Irak’ta bir taraftan El Kaide’ye yakın kişi ve örgütlerle ilişki kurup Irak’ı sorunlarla uğraştırmak isterken; petrol ihracı konusunda Maliki hükümetiyle yaşanan kavgalarda çeşitli unsurları kullanarak politik etkinliğini arttırmak istemiştir. KDP ile ilişkilerini de bu çerçevede kullanmıştır. Özcesi bölge ülkelerini iç sorunlarla uğraştırıp kendi pozisyonunu güçlendirme politikasını en somut biçimde Irak’ta uygulamıştır.
Türkiye’nin dış politikada bazı aktörler ve ülkelerin içindeki sorun noktalarıyla politika yapması, bir zamanlar İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’da izlediği politika tarzıdır. Bu politika, Türkiye’nin yeni bir tercihi olmuştur. Türkiye’de var olan demokratikleşme potansiyelini değerlendirip bölgeyi demokratik karakteriyle etkileme yerine, otoriter askeri ve siyasi gücüyle bölgede etkili olmak istemektedir.
Halbuki Kürt sorununu demokratik siyasal yollarla çözebilse demokratik karakteriyle Ortadoğu’nun en etkili gücü olabilecektir. Tüm diğer ülkelerdeki Kürtler üzerinden de komşu ülkeler üzerinde etkisini arttıracaktır. Ancak Türkiye demokratikleşme potansiyeliyle etkili olma yerine, sorunların kaynağı ve parçası olarak kendini etkili kılmayı tercih etmiştir. Bu da Türkiye açısından içte sorunlarla boğuşma, dışta sürekli çatışmaların bir tarafı olma anlamına gelmektedir. Doğal olarak sürekli tehlikeler içinde yaşayan bir ülke olmaktan kurtulamayacaktır. Nitekim içeride Kürt sorununu çözmeyerek, amiyane deyimle şiddeti büyük olacak fay hattında oturmaktadır. Ortadoğu’da ise her an işlediği günahların cezasını çekecektir. Bu kadar fitne-fesat içinde olduktan sonra herhalde hayırlı sonuçlarla karşılaşmayacaktır.
Irak’ta politika oyununa girmek kadar tehlikeli bir durum yoktur. Çünkü nifak ve şikak coğrafyasıdır. Irak da kazananların her zaman kaybettiği bir ülke olmuştur. Amerika da bunu anlayamamış, Türkiye de. Türkiye ne Irak’ı, ne de Ortadoğu’yu anlamıştır. Osmanlı’nın onda biri bile kadar Ortadoğu’yu bilen bir politika yürütmüyor. Diplomatik aklı Ortadoğu gerçeğine uygun değildir. Batının emperyalist, bölgenin despotik aklıyla bölgede diplomasi yürütmek istiyor. Bu yeni diplomasi paradigması Türkiye’nin Ortadoğu’nun karmaşık ve her türlü sorunu, çıkmazı ve çatışmayı bağrında taşıyan siyasal ortamına kendisini atmak anlamına gelmektedir.
Türkiye bundan hayır görür mü, bir şey demeyelim; ama Türkiye’nin demokratikleşme potansiyeline dayanarak etkili olma gibi çok kazandıracak bir tercihi esas almaması, Türkiye’nin büyük bir hatası olarak tarihe geçecektir.