Şu sıralar mekan ve vatan üzerine günlük tartışmaların tonu genellikle duygusal öğelerle fazlasıyla yüklü: Son köprü tartışmalarından tutun Kanal İstanbul’a kadar, İdlib’ten “sınır ötesi operasyon” izinlerinin Meclis tartışmalarına neredeyse tüm öğeler vatanın (türlü çeşit) baştan tarifleriyle dolu. Sonunda elimizde kalan, kültürün bir uzantısı olarak, kimliksel bir yeniden yapılandırma olarak vatanın ve vatan algımızın neredeyse sonsuza kadar kaybı. Vatan zihinsel haritamızda artık bir yer işgal etmiyor: Anadolu bütünüyle bir arsa olarak yağmalanırken, bu yeni tahayyülî vatan oralarda boşlukta salınan bir cengaverler masalı ülkesi olarak yeniden üretiliyor.

Sahi Balkanlardan tutun ABD’ye kadar, Çeçenya’dan Moldov’iyaya oradan Uygurlara ve Irak’ın tarifi belirsiz yerlerine ve Efrîn’e uzanan bu kültürel ve/veya emperyalistik “vatanımız” tarifi, artık ne ümmetin yayılımına ne de “kızıl elma” mitine tam denk düşmüyor. Bu yeni vatanın tarifi Kanal İstanbul’un rant ve spekülasyona açacağı arsalarla, kent duvarlarının hamasi milli sloganlarıyla Efrîn’e yerleştirilen cihatçı örgütlerin toprak işgali hırsının ortasında bir yerde: Türkiyeli Kürtlere de Türkiyeli Türklere de vatan hiç bu kadar yabancılaşmamış, hiç bu kadar düşman ilan edilmemişti. Hamasi bir militarizmle süslenmiş bu vatanın tarifi Gilroy’un dediği gibi “kamplaştırılmış bir ulusal kültürün yaşam alanı olarak” vatanın militarize edilmesidir.

Bir strateji alanı olarak vatanın militarist çitlenmesine dair ilk rastladığım kitaplar 1930’lardaki askeri coğrafya kitaplarındaydı. Haritayı sabitleyen, vatanı bir haritaya indirgeyen ilk coğrafya kitaplarının hemen ardından vatan coğrafyasının jeopolitiğe döndürülme çabası, ilk olarak bu kitaplarda ortaya çıkıyordu.

Bu dönemlere ait ibretlik sayılacak iki Askeri Coğrafya kitabını burada kamplaştırılmış vatan algılarına örnek olarak vermek istiyorum: 1934 basımı Türkiye Askeri Coğrafyası: Sevkulceyş, tabiye ve harp tarihi bakımından tetkiki adlı kitap, İ. Hakkı tarafından yazılıp (İhtiyat zabit mektebi harp tarihi ve askeri coğrafya muallimi imiş), Necmistikbal Matbaası’nda basılmış (İstanbul) ve elimizdeki nüsha ikinci basımı imiş(1). Diğeri de 1948 yılında Kur. Bnb. Yahya Okçu tarafından yazılıp, Ankara’da Yedek Subay Okulu basımevi tarafından basılan Askeri Coğrafya Notları(2). Her iki kitap da, vatanın savunma ve saldırı stratejileri üzerinden ayrıştırılarak, bir coğrafyanın nasıl askeri bir alan olarak görülebileceğinin en güzel iki örneğidir:

   

İ. Hakkı’nın kitabında “Özyurdun müdafaası”ndan, Y. Okçu ise “Askeri coğrafyanın bize coğrafi amilleri kuvvet gibi kullanmak yetkisini verdiğinden” söz etmektedir. İ. Hakkı “Türkiye arazisi”ni “Trakya, Enes-Dikili sahil- Dikili-Mandalye körfezi, Mandalye sahil, Silifke sahil, Silifke-İskenderon, Karadeniz sahil, Kafkas, İran, Irak ve Suriye adlarıyla on cepheye” ayırmıştır. Cephe’yi İ. Hakkı şöyle tarif ediyor: “Huduttan veya sahilden içeriye doğru uzayan araziye denmiştir. Mesela Trakya cephesi, Bulgar ve Yunan hudutlarından İstanbul’a kadar olan arazidir. Bu tabir büyük harpta, her memlekette kullanılmıştır” (1934: 11,12). Y. Okçu ise, bölgeleri 1948’de öngörüldüğü üzere Doğu Trakya ve Boğazlar, Ege, Akdeniz, Karadeniz, Doğu Anadolu, Güneydoğu ve Güneybatı Anadolu ve İç Anadolu olmak üzere 7 bölgeye ayırır. Her iki yazar da “Coğrafi Amil (Arıza)” adıyla yeryüzü şekillerini sayarak (Edremit körfezi, Aras ırmağı, Çoruh nehri vb., tüm kıyı, nehir, dağ geçitleri, boğazlar vb.), buraların istila ve savunma için birer arıza yaratacağına dikkat çekerler. İronik bir biçimde, günümüzde genellikle çevre ve veya turizm konuları içinde geçen yerlerin tümü, 1934, 1948 baskılı bu kitaplarda birer savaş alanı birer zafiyet alanı olarak tanımlanmaktadır. Y. Okçu’nun kitabı, İ. Hakkı’nınkinden farklı olarak, sadece hudutlar ve “coğrafi amillerin” değil; aynı zamanda “İktisadi bünye”nin ve “İç bütünlüğünün” de ülkenin askeri coğrafyasına dahil olduğunu bildirerek, aslında Ordu’nun (TSK) daha önceleri sorumlu olduğu dış düşmana karşı kuvvet oluşturma sorumluluğunu, “iç bünyedeki meselelere” de (soy, nüfus, din, ideoloji, tarih, anane, milli karakter ve ahlak ile tinsel güçler) yönlendirmenin adımlarını atmıştır.

Her iki kitap da coğrafyanın jeopolitiğe dönüşmesinin, vatanın kamplaştırılmasının ilk işaretleridir. Ek olarak, Y. Okçu’nun kitabı, bu jeopolitiğin dikkatlerimizi iç düşmana doğru çektiğini de göstermektedir. Yeni dönemin vatan söylemlerinde de aynı iç düşmanlar siyaseti, benzer bir kamplaşmış vatan algısı ve hayli yüksek tonda iç düşmanlarla işbirliği yapan dış güçlerin “vatan üzerindeki” kirli emelleri cümleleri dikkat çekicidir. Vatan bu yeni tanıma göre artık “baştan yazılan bir tahayyülî tarihin vehmedilen askeri coğrafyası”dır.

Peki Türkler bu vatanın neresinde oturacak? Karşı koyuşlar ve savunmalar çoktan kentsel alanların arsalaşmasına karşı koymaya indirgendi ya da içi pek tarif edilemeyen bir evrenselci ekoloji savunusuna döndü. Menfez ve menzil savunmalarını aşamayan deyim yerindeyse eski orta sınıfların mülkiyetini yeni orta sınıflara karşı korumaya çalıan bir hak savunusu, yeni rant alanlarının açılmasına karşı direnen hak savunuculuğu ya da en iyisinde dahi urbicide (kente karşı suç/kenti öldürmek) veya “yıkıcı kapitalizm” tartışmalarına kitlendi. Kimileyin de vatanı bir “manzara coğrafyası” olarak tanımlayacak kadar evrenselci bir boş gösterenle idare olunuyor.

Hepimizin yeniden durup düşünmesi gerekiyor: Hakikaten vatanımız neresidir? Bir yer/ mekan ne zaman vatan olmayı hak edebilir?

*

(1) İ.Hakkı, Türkiye Askeri Coğrafyası: Sevkulceyş, tabiye ve harp tarihi bakımından tetkik, Necmistikbal Matbaası, İstanbul.1934. Gramer hataları olduğu gibi yazılmıştır.

(2)  Yahya Okçu, Askeri Coğrafya Notları, Yedek Subay Okulu Basımevi, Ankara, 1948.