Enis Berberoğlu’nun Şemdinli dağlarında sefası ne işe yaradı?
Bu poz kolonyal faşizmin Kürdistan’daki ömrünün kısalmış olduğuna işaret ediyor.
Masa ve çiçekler, beyaz örtü ve tabloya hakim olan kırmızı beyaz rengi, gölgede bir taburun korumasında çekilmiş bir video veya fotoğrafı andırıyor.
Berberoğlu, silah güdümlü poz veriyor.
Eğer kuzey Kürdistan yarım milyonu aşkın Türk askerinin işgalinde olmasaydı, Berberoğlu’nun “zafer” edalı bir “gazeteci” olması da mümkün olmazdı.
Enis Berberoğlu efendi gibi davrandı.
Zora dayanan yanı kamufle eden mekanizma da zora dayandı.
Enis sivil giyimliydi.
Enis’ı gönderen makamın güyük bir ihtimalle Türk Genelkurmayı’nın gölgesindeki bir güç olduğunu düşünüyorum.
MİT olabilir.
Erdoğan’ın Kürdistan danışmanlarından biri de olabilir.
Bana daha çok Polanski’nin “Piyanist” filmini hatırlattı.
Orada hafızalara saplanıp kalan bir sahne var.
Nazi komutanı, açlıktan bitkin düşmüş bir Yahudi piyanistin kaldığı yeri keşfediyor.
O’nun piyanist olduğunu ispatlamasını istiyor ve piyanonun olduğu yan harabe bir odaya gidiyorlar.
Piyanist meşhur “Spielmann”dır ve tuşlara dokunurken, Nazi komutan hayaller dünyasına garkolur.
Komutan “Yahudi”yi öldürmeden çekip gider…
Sonra, zaman geçer ve Ruslar’ın müdahalesiyle “Spielmann” da kurtulur. Nazi komutanı Ruslar’ca tutuklanır ve etrafı tellerle çevrili bir alanda tutulur.
Tesadüfen, Polonyalı bir kemancı Naziler’in tutuklu bulunduğu yerden geçer.
Özgürlüğün verdiği sarhoşlukla, Naziler’e hakaret ederek nutuk atar ve bu arada Kemancı olduğunu da söyler.
Nazi komutan, onun “Spielmann”ı tanıdığını öğrenince, Piyanocu Spielmann’ı görürse, onu kurtaran Nazi komutanının Ruslar’ın elinde olduğunu söylemesini rica eder. Adını söyler ama, kemancı onun adını duymaz. Tarihi sahne son bulur. Kemancı, Piyanocuyla karşılaştığında, ikisi de Polonya radyolarının as elemanlarındandır.
Enis Berberoğlu’nu Şemdinli’deki harabe dağlarındaki pozu da eşanlamlı.
Dağların sesini dinliyor.
Oradaki dağlar, daha çok, piyano olmasada, trajedi çalar. Berberoğlu’da sadece trajik bir melodiye eşlik için, dağlara tırmandı.
O trajik melodiyi de dinledikten sonra, kimseyi “vurmadan” geri döndü.
“Gittim, vurdum, geldim” gibi yaptı.
Efendi olduğunu ilan etti.
Neden, bir Türk efendisi gibi davrandı.
Bir Türk işçisi, köylüsü gibi değil, kelli felli bir efendiydi, İstanbul’ldan gelen bu adam.
Bir an için düşündüm.
Baydemir gidip, Anıtkabır’ın önünde, Kürt renkli örtüsü olan bir masa kursa;
Komutan Bahoz, Genelkurmay’ın kapısının önüne bir giriş kapısı kurup, Türk Genelkurmay’ı başta olmak üzere giriş yapanların kimliklerini kontrol ettirse;
Sırrı Sakık, Beyoğlu’ndaki tüm giriş kapılarını kapatsa ve sonra Kadıköy’deki tüm işverenlerden “haraç” toplasa;
Hasip Kaplan, Yargıtay’ın önüne maya açıp, verilen kararları onaylayacak en son yetkili olduğunu ilan etse;
Ne olur?
Cevabı, Şemdinli’de çekilmiş o ironik fotoğraf karelerinde saklı.
Sakın seyretmeyin.