İnsanlık, içine düştüğü kör dövüşün hengamesini kendisine yaşam alanı kılmış. Her canlının, içinde bir objeye dönüştüğü cendere misali. Bu dünyanın insanlıkla ilintisi, ancak bu objelerin canlı bir varlık olduğu ve her canlının bir yaşam alanına ihtiyacı olduğu gerçeğini ortaya koymakla başlar.
Çocukluğumda pak yüreklerimizin tam üstüne kanat çırpan, baharın habercisi leylekler gelirdi memleketime. Bir de sevgilisine ulvi çığlıklarıyla kur yapan turnalar. Belli ki batının kirlenmiş doğasında yaşam alanı bulamamışlar. Usulca çırpan kadife kanatları arasından bahar fışkırıyordu adeta. Kıpır yüreğimin bulutlara erişerek zamana hakim olduğu bu harmoniye hangi çılgın göz dikebilirdi ki.
Çocukluğumdan uzaklaştıkça, kirlendikçe, hayvanların hümanizmde insana galibiyeti kaçınılmaz oldu.
Her yanıyla, bir torbanın içinde teryüz edilecek kadar silkelenmiş, ufaltılmış, lime lime edilmiş bir ruh haliyle yozlaşmaya doğru iteleniyoruz.
Siyasetin yön verdiği yaşamların insanı kendisine yabancılaştırdığı buhranlar alemindeyiz.
Ölümlere soğuk bakışlar fırlatıyoruz sadece. Siyasetçisi, medyası, hukukçusu, akademisyeniyle tekçi zihniyetlere hizmet etmek olağanlaştı artık bu topraklarda.
Bir cana kıymak cinayet değil, asıl cinayet soykırıma yol veren bu kıyımı olağanlaştırmaktır. Tehlike: Yapılan hak ihlali değil, haksızlığı toplumda normalleştiren bir algı yaratma işidir.
Zorla kendimizi alıştırmaya çalıştığımız bu rutin algıların, bizi ne kadar büyük tehlikelere itelediğinin farkında mıyız acaba?
Dayatılan sürü psikolojisiyle, yokedilen farkındalıkların ne kadar farkındayız?
İnsan etiyle beslenen medya, meşrulaştırdığı ölümlerle toplumu canavara dönüştürüp, sonrasında yaşattığı pişmanlıklar neyin ifadesi olabilir kaybettiklerimiz karşısında.
‘Dağa çıkma vururum, siyaset yapma tutuklarım, hukuk senin neyine, sanat yapma sansürlerim, anadilini konuşma keserim’ zihniyeti dibe vurdu artık. Her acı ve her trajedi, aslında ileride onurlu insanların sanat eserlerinde bir utanç manzarası olarak karşımıza çıkacak.
Bir gün ‘savaşın normalleştirdiği her şey’, kendi mantığı içinde devinimler yapıp eşsiz doğanın ahengine kavuşacak elbette.
Çünkü savaş başlayınca önce gerçek ölüyor. Gerçeği ölü bir ortamda neyin sinemasını yapmak mümkündür.
Bu günlerde, Türkiye’de yaşadığımız insanlık suçunu görmek için, bize dayatılan ve ‘normalleşen’ her algıyı kırmanın zamanı geldi. Aşağılığımızı hatırlayıp, hümanizmi hayvanlardan çalmanın zamanı geldi artık.
Çünkü, kuğu dansı bile ahengini yitirdi.
Kan ve gözyaşına maruz kalan bu topraklara küstü turnalar. Beni her seferinde zozanların renk cümbüşüyle kuğu dansına davet eden turnalar...
***
Simon Abkarian’la Paris’te
Cuma günü Paris’in bir banliyösünde Ermenilerin dünyaca ünlü sinema sanatçılarından Simon Abkarian’ın onur konuğu olduğu bir film festivalindeydim. Kendisiyle yaptığımız sohbette, ‘’Kestiler herkesi, Erdoğan hala Osmanlının o zihniyetiyle kendisini var etmeye çalışıyor“ diyordu Simon Abkarian. Başrol oynadığı Ararat filminden konu açıldığında da ‘’Asıl soykırım şimdi başlıyor, film şimdi başlıyor“ diyordu. Yüz yıl geçse de o zulmün Abkarian’da bıraktığı iz çok tazeydi. Sanatıyla dünya sinemasına Ermeni Soykırımı’nı taşıdı. Ve insanlık bu trajedilerin sanatsal imgelerle anlatımı karşısında eğiliyordu. Trajediye aktörlük etmiş mirasçıların, bunu görmezden gelmesi bu gerçeği ortadan kaldırmaya yetmeyecek.
Günümüzün dikta aktörleri unutmasınlar, zamanında sebep oldukları zulmü konu alan filmlerde, bugün figüran bile olamayacaklar...