Lakin sesimizi duyan yok. Beytüşşebap laleleri gibi boynu bükük kalmışız. Tek bırakılmak kötü. Hele ki karşına çıkarılanlar da fakir fukara çocuğuysa lanet okuyup, onları o gaflet uykusundan uyandırmak istiyorsun.

Sitemimiz hala bizi anlamayanlaradır. Deniz Kızı ve Deniz Oğluna'dır. Yüreğimizdeki acıyla ve dilimizde birikip duran sözcüklerle onlara ulaşmak istiyoruz. Tek mermiyle ensesinden vurulan insanlarımızı, panzerle ezilen çocuklarımızı ve analarımızın çığlığını ulaştırmak istiyoruz yanı başımızdaki halka...
Bu tutsak kavim, katır sırtında çocuklarının cesedini taşıdı. Bundan daha büyük bir acı olabilir mi? Diri diri yakıldı...
Kürt’ün halini şair Yusuf Değirmeci de kendince anlatıyor. Güçlü imgelerle sarsmak istiyor Deniz Kızı'nı. Çünkü nehir şiirinde tüm dertlerini Deniz Kızı'na anlatmış ve onca süzülmüş kelimelere rağmen anlam veremiyor Deniz Kızı. Kızıyor şairimiz. Kimi yerde bağırıyor. Kimi yerde ise patlayacak gibi oluyor. Ağlıyor. Tanırım sevgili Yusuf’u. Kalbi bir dinamit kuyusudur. Fırtınalar kopuyor yüreğinde. Savaş halindedir adeta. Tüm bu halleri de şiirine yansımış.
Yusuf Değirmenci’nin Sınırsız Kitap Yayıncılık’tan çıkan "Sınırın Az Ötesi" adlı şiir kitabını okuyorum. İncelikle kaleme alınmış. İnsanı uzaklara götürüyor. Dağlara ve dağların isyanına. Zaten şiiri de dağ insanı üstüne kurgulanmış. Hoyrat değil ama sanatsal bir dille Kürt’ün meramını anlatmaya çalışmış. Ve Deniz Kızı da onu bir türlü anlamak istemiyordur. Ükemizi şiirleriyle anlatırken, bir insana duyulan aşkı da kendine eksen almış. Bakmaya doyamadığı Deniz Kızı'nın gözlerinde erimek istemiş, belli.
Biraz da eşkiyadır özlemleri
Dinledikleri şarkıları kimse duymaz
Beytüşşebap laleleri duyar onları
Ve anlarlar sonsuzluğun yalnızlığını...
Boynu büküktür Beytüşşebap lalelerinin. Çünkü o coğrafyanın insanları gibi hüzünlüdürler. Kimliğine dadanmıştır akbabalar. Köyleri yakılmıştır. Ondandır ki Fırat hüzünle akar. Dicle ise asidir. Bazen de her şeyi önüne katıp uzaklara savurmak ister. Kar yağmıştır ülkemin dört bir tarafına. İnsanları eksi kırk derecelerde yaşam mücadelesi vermiştir. Ellerini ve kollarını teslim ederler ülkemin ayazına. Ama bir milim desen geri adım atmazlar. Çünkü yüreklerinde kutsal bir aşk vardır. O aşktır ki tereddüt etmeden uğruna canımızı vermişiz.
Vuslatında yanmışım
Oy Denizlerin Kızı!
Sevdam çalınmış, biraz ağlamışım...
Evet, tutsak bir kavmin çocukları olarak çok ağlamışız. Acı çekmişiz. Ama onurumuzdan da vazgeçmemişiz. Bir savaş karşıtı gözüyle yargılar tüm olup bitenleri. Her seferinde de hak verir tutsak kavminin çocuklarına. Onların o ulvi fikirlerine gönül bağlar. Sakınmaz, güçlü dizeleriyle haykırır zalimin yüzüne. Kinci değildir. Af edicidir. Yeter ki barış ırmağına set olmasınlar.
Denizlerin Kızı hatırına,
seni af ediyorum...
barışa hastalık katma!
nazlı nazlı akışıma set olma...
seviyorum inat etme...
Tek amacı barışa, huzura çoğalmakır. Şairin meramında aşk vardır. Sevgi vardır. Gönül vermiştir cümle mahlukata; insana, kurda, kuşa, börtü böceğe...
Ama topa tutulmuştur zamanında ülkesi. Yeni bir topa tutulmanın an meselesi olduğunu da bilmektedir. Ve ondandır ki tutsak kavminin ağıdını yakmıştır, "Sınırın Az Ötesi" adlı şiir kitabında. Ve sonunda dağların acı dolu feryadını denize ulaştırmıştır. Yani uyanıyor Deniz Kızı. Evet, biz şairin bu öngörüsünün emarelerini görmeye başladık bile...

MEHMET SÖÐÜT