Yine 90’lı yıllarda tutuklanmış ve yaklaşık 30 yıldır zindanlarda yaşayan ve cenazelerinin oradan çıkmasına hükmedilen Kürt devrimcilerin vakur duruşunu görmek gerek. 90’lar tarihini belki de en iyi anlatacak, yazacak olanlardır onlar. Ancak onların ürettiği şiirler, romanlar, öyküler gün yüzüne çıkıyor mu, bundan emin değilim. Yayıncılar popüler olanların dışındaki kişilere-eserlere ilgi gösteriyor mu bundan hiç emin değilim.

  Esra ÇİFTÇİ  

“Dünyanın en büyük cezaevi cahil insanın kafasının içidir."

                                                                                    Montaigne

 

Adil bir yaşamın ve daha güzel bir dünyanın mümkünlüğüne inanıp onu değiştirmek için dizilen insanların yoluna genellikle hapishaneler pusu kurmuştur. Diğerlerine ibret olsun diye bina edilen hapishaneler kalın duvarlar, tel örgüler ve duygusuz ‘adalet’ memurları ile çevrilidir. Hücreler soğuk ve ruhsuzdur. İçine tıkılanın ruhunu çalmak, yaşam ateşini söndürmek için özel olarak tasarlanan birer kötülük mimarisidir.

O soğuğu hissetmek ve duyumsamak için tutsak olmak gerekmez, dışarıdan şöyle bir bakınca bile insanın ruhu, eli, yüzü, kalbi üşür. Güneş, zindan duvarlarını ısıtsa da aydınlatmaz. Hapiste aydınlıkta kalmak, yolunu, yönünü görmek için insanın içinde lamba olmak gerekir, kandili, yağı insanın kanından, kalbindendir.

İnsan soyunun birbiri ile belki de en eski mücadelesi hapislerde olagelmiştir. İsyan edenler, düzenin düzenini bozmak, düzen sahiplerinin rahatını bozmak isteyenler sağ ele geçirildiklerinde duvarlar arasına gömülür, orda erimeleri, tükenmeleri, bitmeleri için unutulmaya terk edilir. Böylece ‘dışarıda’ özgür kalanlar, gücün yüceliğinin kahar yüzü, yani duvarlar ardındaki gri, soğuk, ruhsuz, vicdansız mezarlık ile terbiye edilir!

Ancak asi ve asil ruhların bedenleri tutsak edilse dahi ruhları, hayal ve umutlarına duvarların hükmü geçmez, onlar hep firari, kaçak ve erişilmez ile ulaşılmazdır.

Türkiye bir tutsak ülkedir. Bu ülkenin şarkıları, masalları, hikayeleri, tarihi zindanlarda örülmüştür. Türkiye’de hapislere düşmemiş, zindanların soğuğunda ruhunun sıcağına erimemiş vicdanlı insan yok gibidir. Türkiye’de düzene itiraz edip hapishaneden geçmemek ‘eksik’ olmakla ile itham olunmak gibidir.

Ancak tutsaklık zor zanaattır. Öyle maval okumaya gelmez. Hiçbir tınısı olmayan, kulakları tırmalayan o çirkin demir kapıların sesini duyarlar her gün ve kapıları kendileri değil, başkaları üzerlerine kapatırlar, bir de üzerine kilit üstüne kilit vurarak... Havalandırma kapıları keyfe göre açılır, iki adımlık daracık yerde bırakın yürümenin zorluğunu, koşmanın çabasını gösterir koca yürekli insanlar. Her sabah hoparlörden “sabah sayımı düzeni alınız” diye bağırır birileri, sabah, akşam sayım yapılır, sanki o kalın duvarları aşıp kaçan var her gün.

Görüş günleri en mutlu hallerini alır yüzleri, sevdiklerine güçlü gözükmek isterler. Başarırlar da, çünkü onlar zaten çok güçlüdür.

Tecrit yetmez gibi yasaklarla doludur zindan mekanları. D, E, F, L, M, T Tipi uzar gider adları, açık, yarı açık, kapalı, hücre, koğuş, oda diye dizilir.

Beri yandan direniş, boykot, açlık, ölüm, oruç, slogan, savunma, dava, hüküm, yıllar, müebbet devam eder. Ancak hayat devam eder. Ona dokunamasan bile, onu değiştirme hayali, umudu sürer gider.

Tutsağın arayışlarına cevap veren uğraşlardan biri de hatta hiç şüphesiz direnişin başka bir yolu da edebiyattır. Hayata tutunmanın başka bir yoludur belki de.

Cezaevi-tutsak-edebiyat üçleminde ilk akla gelen Antonio Gramsci’dir. Gramsci’nin hücrede yazdıkları insanın düşünce tarihini derinden etkilemiştir. O, hapishanedeki kısıtlı ortamda bir yığın deftere düşünce saçarak yaşamış, ölümünden sonra yakınlarına verilen bu defterler felsefi, tarihi, edebi, ekonomik bilgilerin derlendiği eşsiz bir hazine olmuştur. Geçmiş yüzyılın unutulmaz eserleridir. Gramsci’nin tutsak iken yazdığı özgürlük metinleri hala insanları etkilemeye devam ediyor.

Türkiye’de Nazım şiirlerinde tutunmuştur zindana, “Yatar Bursa Kalesinde” demiştir. Pek çok şairin, yazarın geçtiği zindanlar, insanın bedeninden önce zihnine bir meydan okumadır. İtiraz eder, iktidara sesini yükseltir yazdıklarıyla da… Tutsağın umutlarından biri de edebiyattır, buradan yola çıktığımızda bile cezaevinde edebiyatın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Hücre başkaldırısını Sabahattin Ali’den, onun “Aldırma Gönül”ünden gayrı ne güzel anlatır ki?

Rosa Luxemburg, Tolstoy, Dostoyevski, Musa Anter, Aziz Nesin, Ahmed Arif, Kemal Tahir, Sevgi Soysal zindan kapılarından geçmiş yazı ve söz ustalarıdır. Hapislerde kemale ermiş, ruhun doruklarına çıkmışlardır.

Zindanın kör karanlığının bu insanların aydınlığına kattığı değerli tecrübeler olmuştur. Dört duvar ardından memleketin ahvalini duymuş, hissetmiş, hallerine tercüman olmuşlardır.

Türkiye devletinin kuruluşundan bu yana ve evveliyatında zindan kültürü ve geleneği var olagelmiştir.

Yine 90’lı yıllarda tutuklanmış ve yaklaşık 30 yıldır zindanlarda yaşayan ve cenazelerinin oradan çıkmasına hükmedilen Kürt devrimcilerin vakur duruşunu görmek gerek. 90’lar tarihini belki de en iyi anlatacak, yazacak olanlardır onlar.

İç dünyalarını, iç seslerini, kendileriyle kalmalarını yazanlar, dışarıdaki tecrübelerini, hayat hikâyelerini, direnişlerini, zindanda yaşama kılavuzunu yazanlar oldu elbette. Çok değerli eserler üretenler oldu hapislerde. İnsanın insana anlatabileceği en güzel öyküleri, şiirleri, romanları yazanlar oldu. Ancak onların ürettiği şiirler, romanlar, öyküler gün yüzüne çıkıyor mu, bundan emin değilim. Onların seslerine duymak için kulak kabartıyor muyuz, bundan da emin değilim. Hapishanelerden bize ulaşmayı bekleyen bu edebi eserlere yayıncılar ilgi gösteriyor mu bundan hiç emin değilim? Tutsak verdiklerimize saygımız, onların seslerine, onların bize emanet ettiği sözlerine sahip çıkmamız borcumuzdur. Bunu böyle bilirim, böyle biliriz.

Vietnam’ın, Şili’nin, Bosna’nın filmleri, kitapları hala eksikken, Yahudilerin yaşadığı soykırım hala anlatılmamışken Kürdistan’ın çocuklarının yaşadıkları neden yazılmasın, anlatılmasın.

Tabii yaşam zindanda veya dışarıda donmuyor, olanca hızıyla devam ediyor, insanın hayatına teknoloji ve medya ile popülizm de giriyor ve zerrelerine dek kuşatıyor. Evet, popüler kültürden, onun çekici ve ucuz cazibesinden söz ediyorum.

Ve maalesef bu kültürün dayanılmaz hafifliği zindanlara da sirayet ediyor ve cezaevi edebiyatını da sıradanlaştırmıştır. Geçici, estetiksiz, zaaflı, sığ, iğreti, içeriksiz bir ambalaj…

Maalesef ne yazdığınız değil kimin ne yazdığının devrini yaşıyoruz. Her yazı, her kelam, her düşünce kıymetlidir, emektir, değer biçilmelidir. Yayıncılar ekonomik sebeplerden dolayı popüler insanların kitaplarını basmayı tercih ediyor. Bu bir yere kadar anlaşılır ancak zindanda üretilen ve popüler kaygı taşımayan, çok değerli ve kalıcı edebi öyküler, şiirler, romanlar hala gün yüzüne çıkmayı bekliyor.

“Böğürtlen Zamanı” kitabını kaç kişi biliyor? Müebbet hapse mahkûm ve yaklaşık 25 yıldır zindanda olan Murat Türk’ün yazdığı muhteşem bir roman. Popülist kaygılardan uzak, okuru derinliklere götüren bir romandır. Müebbet hapse mahkum uzun yıllardır zindanda olan Ayhan Kavak’ın öyküleri, Sami Özbil’in romanları, Seyit Oktay, Ergül Çiçekler’in şiirleri… Zindanlarda yazılan muhteşem şiirler, öyküler, romanlar orda, zulalarda duruyor.