“Düşersem birgün boylu boyunca/ Ürkmezsen eğer savaş çığlığı cesedime/ Eğilip üzerime öp beni..”

Bir bayram sabahı… Güneş usulca doğuyordu. Ağustos sabahı hava kavuracak kadar sıcaktı ama yürekler üşüyordu. Yine de sokaklar yavaş yavaş hareketleniyordu. Art arda gelen ezan sesleri birbirine karışıyordu. Camide saf tutanlar namazla karşılıyordu bayramı. Çocuklarsa uykulu gözlerini bile açmadan sokaklarda grup grup bir araya gelmişti. Her grubun bir öncüsü vardı. Hangi mahalleye gidileceğini, hangi kapının çalınacağını öncü işaret ediyordu. Ellerindeki, kendilerinden büyük torbalarla tek tek tüm kapıları çalıyorlardı. Kapıyı açanları, bayramlıkları ve muzip gülüşleriyle karşılıyorlardı. Oysa buruk sevinçleri, yarım hayatları vardı o çocukların. Her şeye rağmen savaşın gölgesinde bayramı karşılıyorlardı.

Güneş usulca doğmaya devam ederken mahalleden tütsü kokusu yayılır. Bayram sabahı ilk iş mezarlık ziyaretleri olur bu coğrafyada. Yakılan tütsü kokusu mahallenin mezarlığından dağılır. Mezarlık ziyaretçi akınına uğrar. Vakitsiz gidenler en çok bayramda hatırlanır çünkü. Eksiklikleri en çok bayramda fark edilir. Garip ama bayramların bir de acıyı hatırlatan yanı vardır. Bir de böyle bir yüzü vardır bayramların. Unuttuklarını bayramda hatırlar insan.  En yakın o gün olunurmuş onlara. Kurumuş otlarla çevrili ve uzun süre ziyaretçisi olmayan mezarlar ziyaretgaha dönüşür. Mezar taşlarının ucunda elleri havaya kalkık dualar okunur.

Budizm inanışından gelen tütsü yakma, İslamiyet’te olmamasına rağmen hemen hemen her mezarın üzerinde tütsü yakmıştı ziyaretçiler ölüleri için. Onlara daha yakın olmak için yakılıyormuş. Tütsünün kokusu duasıdır ziyaretçinin.

Mahalle mezarında hastalıktan veya yaşlılıktan hayata veda eden insanlar daha çok yatar. Orada Allah’a isyan yoktur. Eceliyle ölenin günahlarından arınıp cennete gitmesi için daha çok dua okunur.  Şairin de dediği gibi ‘Her ölüm erken ölümdür’. Bundandır mahalle mezarlığındaki hüzün, yas ve acı. İlk günkü kadar olmasa da hepsi vardır.

Mahalle mezarlığının önünden geçip şehitliğe doğru yol alıyoruz. Tütsü kokusu ruhumuza işliyor. Kapıda asayiş yoğun güvenlik önlemi almış. Hêzên Parastina Cevheri (Öz Savunma Güçleri) üyesi kadın ve erkekler, ziyaretçilerin önce bayramlarını kutluyor, ardından herkesi üst aramasından geçirip şeker ikram ediyor. Güvenlik önleminin nedeni son dönemlerde Rojava’ya yönelik Türkiye’nin tehditleri. Bir de Suriye rejiminin ve DAİŞ’in bombalı saldırılarını da eklemek gerek. Herhangi bir saldırının önüne geçmek için de herkes şehitliğin önünde aranıyor, tedbir alınmaya çalışılıyor.

Şehitliğe girdiğimizde şafak vaktinde aralarında olmayan sevdiklerini görmek için buraya akın eden insanlar çoktan mezar başlarında oturup, dualarını okumuş. Araplar, Kürtler, savaşta yaşamını yitirmiş sevdikleriyle bayramı karşılamak için Qamişlo Şehitliğindeydi. Dilleri ayrı ama acıları aynıydı hepsinin. Birbirinin dilini bilmeyen Arap ve Kürtler birlikte savaşmış, kanları birbirine karışmıştı. Aynı şehitlikte gömülmüş, yakınlarının acıları da iç içe geçmişti.

Ve yine çocuklar… Büyükleriyle şehitliğe gelen çocuklar yaşadıkları burukluğa rağmen şeker toplamayı ihmal etmiyorlar. Kiminin babası, kiminin annesi, kiminin abisi ya da ablasıydı toprağın altında yatan.

Kimi mezarlar vardı, sadece şahadet yeri ve yılı vardı, kim olduğu bilinmiyordu. Her mezarın ayrı bir hikayesi olsa da isimsiz mezarların kim bilir nasıl bir öyküsü vardı. Mezar taşlarına isimleri yazılmadan hikayeleri yazılabilir miydi ki? Nasıl tasvir edilebilir orada yatan? Cevabı meçhul…

Her mezarın etrafında hasret gideren aileler vardı. Şehitliğin aşağı kısmında ise yakın zamanda şehit düşenlerin mezarları bulunuyordu. Acıları çok tazeydi... Gözyaşı hakimdi. Annelerin ağıtları güneşle birlikte göğe yükseliyordu. Arapça ve Kürtçe ağıtlar birbirine karışıyordu. Evlatları gibi anneler de birbirine omuz vermişti acılarını hafifletmek için. Başını mezar taşına gömen anneler, babalarının mezarlarıyla konuşan çocuklar, toprağına su döken eşler…

Onlar ebedi uykusundayken silah arkadaşları da onların yanı başında nöbette. Gidenler gözü açık gitmediler, silah arkadaşlarına ülkelerini emanet edip gittiler. Çocuklar bu emaneti alanları izliyor, babalarının hayalini canlandırıyor. Baba hasreti gideriyorlar… Hayallerindeki kahramanları olarak bildikleri babalarına, ablalarına ve abilerine bakar gibi bakıyorlar silah arkadaşlarına.

Tütsü kokulu mezarlarda yatanlar, yıldızlar ülkesinde geride bıraktıklarına izliyor. Geride kalanlar ise yıldızlar ülkesine selama duruyor.