Apê Musa’nın sesinden Newala Qasaba şiirini ilk ne zaman dinledim bilmiyorum. Ama içimde yer etmiş. Siirt’e her geldiğimde Apê Musa’nın acı veren sesi gelip oturur içime. Yine Siirt'teyim, yine aynı duygu içimde geziniyor. Newala Qasaba’nın (Kasaplar Deresi) ağırlığını sırtında taşıyan, Eruh’la adından söz ettiren kent halen Apê Musa’nın şiirde dediği gibi "tütün kokusu taşıyor rüzgar"ı.

Siirt, Kürt Özgürlük mücadelesinde önemli bir yere sahip. Bu önemdeki kentin son yıllarda sık sık kadın cinayetleri, kız çocuklarına tecavüz, tacizle gündeme gelmesi, eski soruya yeni cevaplar aramayı gerektiriyor.
Birçok Kürdistan kenti gibi ilk dikkati çeken; savaşın izleri.
Bu acıyı, kederi, yoksulluğu her halinden belli olan insanların yüzünden okumak mümkün. Herkesin başka gibi görünse de aslında onların tek bir hikayesi var.
Devlet baskısı!
Kadınların ise paylarına devlet+erkek baskısı düşüyor.
Kent merkezi adeta erkeklere tahsis edilmiş. Sokakta neredeyse kadın görmek imkansız. Durumu anlamak, kadınlarla görüşmek için kent merkezinden ayrılıp mahallelerin yolunu tutuyorum. Kentin fotoğrafını en iyi buralarda çekebilir, nabzını tutabilirsiniz.
Beni ara sokaklarda top oynayan, haylazlık yapan mahalle çocukları karşılıyor.
Siirt’in de mahallelerinde yakıcı sorunları daha net görebiliyorsunuz. Asıl hedefim kadınlar ve çocuklardı, onları dinlemek istiyordum. Bir eve konuk oluyorum, 7 kadın ile sohbete başlıyoruz.
İsim diyorum?
Birbirlerine bakıyorlar; 'olmaz' der gibi susuyorlar.
Anlıyorum ve tamam isim yok diyorum.
İlk gözüme oldukça genç olan kadın takılıyor. Biri eteğinde, biri kucağında iki çocuk mızıldanıp duruyor.  "Kaç yaşındasın?" diyorum. "17 yaşındayım" diye cevap veriyor.
İki çocuğa bakınca hayli küçük evlendiği ortaya çıkıyor. "Eşin ile aran nasıl?" diyorum. Daha cevap veremeden yaşlılardan biri söze giriyor, "nasıl olacak, iyi de olsa, kötü de olsa yaşamak zorunda" diyor.
Yaşlı kadına dönüyorum. Derin bir iç çekiyor ve söze giriyor: "Kızım ne mutlu olması, bizim hiçbir hükmümüz yok, erkek ne derse o oluyor, canı sıkıldığında da gelip bizi dövüp rahatlıyorlar."
Feministliğim tutuyor, "siz kadınlar örgütlenin, erkeklerin hakkından gelin" diyorum. Hepsi bir ağızdan gülerek; "Görmedin mi, bütün sokaklar erkeklerin" diyor.
Peki ne istiyorsunuz?
"Şunu istiyoruz, bize sahip çıksınlar. Bu genç kızlara yazık."
Kim sahip çıksın?
Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar.
"Herkes" diyorlar...  
Oradan çıkıyorum başka bir eve konuk oluyorum. Ev sahibi olan kadın kapıyı açıyor.
Hal hatırdan sonra evde bulunan üç kız çocuğuyla sohbete başlıyorum. 13-14 yaşlarındalar.
"Okula gidiyor musunuz?" Üçü bir ağızdan, "hayır" diyor…
Günleriniz nasıl geçer?" Üçü de afallamış bir şekilde bana bakıyor.
Uzun boylusu başlıyor. "Hep evdeyiz, arada bir annemle akrabalara ve komşulara gidiyoruz" diyor.
"Peki, kitap okur musunuz?" diyorum.
En kısa ve sanırım en afacan olanı, "Evet okuyoruz" diyor. Yüzümde bir tebessüm oluşuyor, seviniyorum bu duruma. Soruyorum "En çok ne tür kitapları seviyorsun” diye. "Ben sadece Kuran’ı Kerim okuyorum" diyor.
Ortancası biraz farklı idi.
Hemen söze giriyor, "Bizi okutmuyorlar, 15 yaşımıza gelmeden evlendiriyorlar. Oysa okusak, çalışsak babalarımız bizi evlendirmez. Onlara para getirdiğimiz sürece sorun olmaz. Ben ne çok okumak istiyordum, derslerim de iyiydi. Babam okuldan almak istediğinde çok yalvardım, babam bana dönüp, "okuyup ne yapacaksın? Oğlanlarla mı fingirdeyeceksin" dedi. Sokağa da çıkamıyoruz, hem ailemiz, hem de çevremiz farklı yorumluyor" dedi. Uzun boylusu araya girerek, "Ben yabancı biriyle evleneceğim, kuma olarak gitmeye bile razıyım, yeter ki yabancı olsun" dedi.
Bu üç çocuğun hikayesi aslında bana hiç yabancı değil. Kürdistan’da ve Anadolu’da çok rastlıyorum bu tür hikayelere. Elbet 21. yüzyılda bu tür geriliklerle karşılaşmak kabul edilecek bir durum değil.
Son söz... Şiirde rüzgar sadece Apê Musa’nın dediği gibi tütün kokusu taşımıyor. Bir de genç kızların, çocukların,  kadınların çığlığını taşıyor. Hadi duyun bu çığlığı ve ses verin...