Hasan SAĞLAM

‘Ve dedim ki orada bayrakları bayrak yapan bayrak imalatçılarıdır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa utanmalıdır’ Yılmaz Odabaşı

Günleri savaş cürmü ile yakıp iktidar hırsı ile kül eden adamlar, çocuk kadın konu komşu demeden kırıp gidiyorlar. Ne savaşın ne barışın anlamı kaldı. Ahlaki bütün tutarlılığını yitiren bir davranış ve kaybetme korkusu ile titreyen bu külliyat, bütün insani yargıları adeta ayak altına aldı. Vatan, millet, din, ırk bölgüsü ile ayrıştırmayı her yere yaydılar. Kendi iktidar hesabına ve duygusuna göre hareket eden adam; çocukları vurulan ve; “vatan sağ olsun” diyen babalara “karakterli” bunu demeyene ciğer acısı ile kıvranan büyük haklılığını haykıranlara ise her tür hakaret ve hatta cezai işlemi reva gören devletin tepesindeki pervasız padişah...

„Komşularımdı beni linç eden, hepsini tanıyorum“ diyordu dövülen Kürt. İğdiş etme siyaseti ile hem Müslüman hem Türk ettiklerini sanıp zafer naraları attılar. Oysa Anadolu’nun kadim halkları komşuluk hakkını dünyada ve ahirette en büyük hak olarak algılar ve sahip çıkarlar. Komşusu aç olan tok yatamazdı. Ekmeği biten komşudan, çayı, şekeri biten yine komşudan borç alırdı. Bütün bunları bir yana bırakalım da; hayat bu kadar şirret oldu ise komşumuz ırk ve din için linç edecekse şimdi kimden bir avuç “tuz” isteyeceğiz? Oysa öyküleri hala sıcak Ermeni ve Rumların kıyımında komşularının sahiplendiği o insani bereket neden şimdi yok?

Tarih nasıl yazacak 21. yüzyılda derin dondurucuya konan ve kıyıya vurun çocuk cesetlerini?     Gözyaşları salya sümük kan revan içinde bayrak örtülmüş çocuk kurt işareti ile zorla “milli”leştirildi. Ah zavallı Asena, o övgülediğiniz Ergenekon, ardıllarına bak, bu ne vahşi dişilik, bu ne hırçın canilik? Çocuklara yılanlar dokunmaz beee, köpekler bile havlamaz.     Fenomenlerinin saldırganlığı Avrupa’da bile fütursuzca akıl alır gibi değil. Kendi ülkesine vergi ödemeyip askere gitmemek için elinden geleni yapan bir sürü ırkçı var. Madem çok vatanseversiniz neden kendi ülkenizde değilsiniz?

Hala göremediğiniz; gözlerinizin çukuruna parmak sokan ellerindeki keramet ile dokunduğu her şeye kan rengi ve kan tadı veren padişahınız; dokunduğu her şey kan, kül ve kıyım oluyor.     Altını çok seven ve zenginlik uğruna ettiği duaları kabul olan Kral Midas’ın; dokunduğu her şey altın oluyor. Yemek için dokunduğu yiyecekler, içtiği su, hatta sarayındaki ünlü gül bahçesi bile altın oluyor. Sonra bundan büyük pişmanlık duyan Midas, bu mendebur zengin dilekten vazgeçiyor ve tanrı pişmanlık dileğini de kabul ediyor. Bir ırmakta yıkanıyor ve sonra tekrar her şey kendi özüne dönüyor.   Ey saray saltanatının bilcümle müritleri; Peki ama elinizin değdiği her şey kan rengi ölüm griliğine dönüşüyor. Azgın arzularınızı hangi din temizler? Hangi ırmak aklar ki sizi, hangi su temizler? Dereleri kan akıyorken ülkenin.

Aynılaştırmaya çalışmanın mantığı çürümüştür. Herkes kendi dünyası ile var olmalıdır, rengine göre dövdüğünüz sövdüğünüz sizi ne kadar havada tutabilir? Nedir bu 3. Dünya savaşı çıkarma çabası? “Sam” amca bir şey mi dedi, komut mu verdi?

Ben hala “tuzdan yanayım” Bedri Rahmi’nin deyimi ile. Bir avuç tuz, kokuşmuş pisliklerinizin iğrenç kokusuyla, genzimize vuran dumanını azaltacak tek şeydir. Belki barışa bir metafor olarak şimdilik; “tuz” demek gerek. Çünkü adil ve vicdani bir barışın sağlanması için bu beyinlerde yuva yapmış ırk inanç cinsiyet algısının kırılması ve yerine bütün her şey kendi doğasına uygun kabul edecek bir algının tazelenerek gelmesi gerek. Onun için tuzlanması gereken kokuşmuş iğrenç düşünceleriniz var.

Kıyılara vuran çocuk cesetleri bizi hangi zamanın haklısı yapacak ki? Kim toparlar insanlığın eteklerinden dökülen bu acımtırak gülüşleri?

Büyük adımlarla uzun boyuyla tepeden bakan adam, dur artık dur, kimse senden aşağı değil.

hasansaglam@gmail.com