Her insanın dönüp arkasına baktığında “keşke” dediği anlar, yaşadığı olaylar karşısında bazen üçüncü kişi veya sadece seyirci pozisyonunda kaldığı zamanlar olmuştur. Bunlar pişmanlık değil ama başka şekilde de olabilirdi demenin farklı bir ifadesi.
Sizlerle yakın zamanda şahit olduğum ve sadece izlemek zorunda kaldığım gözlerimin önünde kayıp giden bir gencin yaşam hikayesini paylaşmak istiyorum. Mezopotamyalı, Anadolulu, Türkiyeli onsekizinde filinta gibi bir gencin yaşam hikayesi. Hikayeyi anlatmakdaki amacım ne gözyaşı döktürmek, ne de o insanın yaşam mücadelesini araçlaştırarak dram yapmak ama “insan haklarının en iyi yaşandığı”, “özgürlüğün” ve “demokrasinin” en doruk noktasında olduğu Avrupa kıtasında onurlu bir yaşam için verilen mücadelenin son bulduğu, Avrupa’da kimlik çatışmasını derinden yaşayan, üç kültür (Kürt, Türk, Avrupa) arasında gidip gelen, Maslow’a göre “insani ihtiyaçlar pramidinin” en altında kalmış yani temel barınma, ve ihtiyaçlar basamağında bırakılmış, kaybolmuş, yaşam hakkı elinden alınmış ve otel odalarında yalnızlığa, ölüme terk edilmiş; ötekileştirilmiş eşcinsellerden sadece biri. Aslında bu gençlerden o kadar çok varki, her gün binbir hayallerle, umutlarla daha iyi bir yaşam uğruna Avrupa’ya gelen o kadar çok genç varki...
Mevsimlerden kış. Paris’in zemheri soğuğu Gece saat 23:00 civarı telefonum çaldı. Telefonun ucunda göçmen gençlere oturma izni alma konusunda yardımcı olmaya çalışan benim de yakından tanıdığım bir dernek çalışanı; bana intihar girişiminde bulunmuş ve şuan hastanede olan bir Kürt gencinden ve annesine yazdığı bir mektuptan bahsediyor. Apar topar gidiyorum. Karşımda yoğun bakım ünitesine yatırılmış, bilekleri sarılı “esmer” bir genç duruyor.

‘Anam’, ‘seni çok özledim’...

Olay otel odasında meydana geldiği için durumdan haberdar olup müdahale etmek bayağı zaman almış. Bu yüzden çok kan kaybı yaşanmış. Doktoru, gencin durumunun çok kritik olduğunu söyledi. Bir kaç saat yoğun bakımda kaldıktan sonra kan kaybından, sahipsiz bir şekilde vefat etti. Beş metrekarelik bir otel odasından Hastanede biten bir yaşam... ölüm sahipsiz yakalamıştı...
Durumun vahametini anlamaya çalışırken tutuşturuyorlar elime mektubu. Mektup “anam” diye başlayıp neden canına kıymak istediğini anlattıktan sonra “seni çok özledim” diye bitiyor. İntihar gerekçesi olarak da “gerçek bir erkek” olmadığını, eşcinsel olmaktan çok utandığını ve “böyle” olmaktansa kendini öldürmenin en hayırlı iş olacağını gösteriyor. “Ailenin namusuna ve erkekliğe halel” getirdiğini söyleyerek mektubuna çocuksu bir dille devam ediyor. Mektuptan anladığım kadarıyla genç, ailesinin tek erkek çocuğu.
Gerekli yasal işlemlerin yapılabilmesi için olayı sorup soruşturuyorum. İsminin Ahmet olduğunu (ismi değiştirilmiştir); Ahmet’in ortaokuldan sonra maddi nedenlerden dolayı okuyamadığını; küçük yaştan beri tekstil fabrikalarında çalıştığını; köyleri yakıldığı için zorunlu göçü yaşamış olan ailesinin, Türkiye’nin metropollerinin varoş mahallelerinde çok zor koşullar altında yaşam sürdürdüğünü; bu maddi durumu düzeltebilmek için bir buçuk yıl önce hayallerini koynuna doldurup umudunun peşinden Victor Hugo’nun Paris’ine geldiğini ve bu şehirde bir otel odasında kaldığını öğreniyorum.
Ahmet’in iltica talebi bir kaç ay önce sonuçlanmış ve sığınma talebi reddedilmiş. Fransa kanunları oturma izni olmayan göçmenlere legal olarak çalışma imkanı vermiyor. Bu yüzden bu insanlar “kaçak” olarak kabul ediliyor; oturma izni olmayanlar halk arasında “kağıtsız” olarak tanımlanır. Yakınları olanlar bir şekilde orada burada çalışıyor. Kimsesi olmayanlar ise sokaklarda, parklarda Paris’in “hamal pazarında” hiç bir geliri olmadan kalmak zorunda bırakılıyor ya da birilerinin onları işe götürmesini bekliyor.
Aynı şartlarda olmasa da, ben de Ortadoğulu esmer bir genç olarak Avrupa’da hayatla nasıl büyük bir mücadele vermek gerektiğini kişisel deneyimlerimden biliyorum. Dolayısıyla Ahmet’in acılarını ve hayat mücedalesini çok çabuk sahiplenip hissediyorum yüreğimde.

Toplumsal bellekteki ‘ötekiler’

Yakınları tarafından sahiplenilen göçmenlerle kimsesiz ve yalnız göçmenlerinki dışında iki farklı gruplandırma yapmak mümkün. Birincisi; toplumsal normların içerisinde kalıp sistemin hep alkışladığı, el üstünde tuttuğu ve çocuk yapması için düzenli aylığa bağlanan, ulusun devamını garanti altına alanlar yani heteroseksüeller. İkincisi; cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimlikleri nedeniyle bu normların dışında bırakılan ve hep “öteki” olan ya da “efemine” olduğu için kaçakların genellikle çalışma alanı olan inşaat sektörüne kalifiyesiz eleman olarak bile götürülmeyen eşcinseller.
Dışlanma gerçeği Türkiye’de ne ise Rousseau’nun ülkesinde de aynı; “sizler” ve “bizler” ayrımına dayalı oryantalist bakışın toplumsal bellekte kemikleşmiş olduğu, “ötekiler” için hiçbir dayanışmanın sergilenmediği Fransa’da da aynı!
Zaten Fransa’yı ya da Fransız eşcinsellerini ne zaman eleştirmeye kalksam cevap hep aynı: “mais quand même la France c’est mieux” yani “ama yine de burası daha iyi”...
Fransa’da ölüme kimsesiz giden, 18 yaşında (kimlikte), Kürt bir eşcinselin yaşama özgürlüğünün elinden alınarak maruz bırakıldığı toplumsal şiddeti anlamak için illa göçmen illa escinsel olmak gerekmiyor.
İnsanlar soruyor Ahmet’i bu noktaya getiren neydi? Otel odasında yalnızlığa terk eden ne olabilir ki? Havanın bazen eksi 10 derecelere kadar düştüğü kış gecelerinde sokaklarda uyumamak adına sıcak bir tas çorba için veya bir gece de olsa güzel bir yatakta uyuyabilmek için 60-70 yaşındaki Fransız erkeklerin fantezilerini süsleyen bir “esmer, kıllı, aktif, Müslüman” olarak yaşadığı travma?.. Toplumun ona uyguladığı baskıyı canı ile ödeyen o gencin zaman tünelindeki tüm acıları?..
Ailesinin tek erkek çocuğu, “evimin direği” diye umutlar bağlanarak Avrupa’ya gelmiş bu genci ölüme götüren nedir? Veya boynunda altın zincir, altında fiyakalı sıfır bir araba ile gelen “Almancı“ların Avrupa’da “özgürlük” var yalanlarına inanarak, “böyle değil” de “öyle” bir yaşam hevesi ile têe Avrupa’ya gelen genci ölüme getiren ne olabilirdi ki?

Kimse homofobiayı yazmıyor
Türkiye’yi bilmem ama Avrupa’da “genç eşcinsellerin” intiharları çok popüler bir konu. Hatta bu konuyu “marjinal” ve “orijinal” görenlerin sayısı hiç de az değil. İnternetteki eşcinsel genç ölümleri hakkındaki istatistikleri takip etmek nerdeyse imkansız. Kimileri heteroseksüel gençlerin intihar oranlarından 7 kat, kimileri ise 8, 9 kat daha fazla olduğunu yazıyor. Ama bir kaç “duyarlı” insandan başka kimse Avrupa’daki günlük hayatın her alanında hissedilen, hissettirilen homofobiayi yazmıyor!
Ahmet’in hikayesini yazarken kendi kendime bu gençlerin hikayesini yüreğinde hissetmek için illa eşcinsel olmak mı gerekiyor diye sordum? Hani biz başkasının acılarını kendi içimizde hissedecek kadar komünisttik? Hümanisttik? “Biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık. Çünkü dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşları bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk.” Bu güzel sözler nedense çoğu zaman sözde, okul sıralarına kazınmış ya da kapağı yıllardır açılmamış kitapların ilk sayfasında kalıyor. Evet, Dünyanın diğer ucundaki insanların acılarını anladık, ama kendi içimizdeki gençlerin acılarını anlamaktan hep uzak kalmak istedik. Başkalarının acılarına hep bir başkası olduk; peki biz ne zaman acılarımızı sahiplenip ya onlarla yaşamasını ya da onları sarmasını öğreniceğiz?
O uçtan bu uca sürüklenen genç eşcinsel erkek göçmenlerin yaşadığı travmaların üç boyutu var. Birincisi; Dinin bilinç altına kadar kazınmış olduğu bir toplumda eşcinsel olmak, ikincisi; beyaz kültüre hayran olunduğu bir ülkede “vatansız” Kürt olmak ve üçüncüsü ise; Avrupa’da yabancı olmak. Başka bir ifadeyle söylersek; Türkiye’de ötekinin ötekisi olarak (Kürt ve eşcinsel), Paris’te üçüncü dünyadan gelmiş bir göçmen yani “dış kapının mandalı” muamelesi görmenin yaşattığı travmanın bir adı yok. Vatansız olan Ahmet iki kere değil üç kere yok aslında...
Sırf eşcinsel olduğu için “daha iyi bir yaşam” uğruna “özgür” bir gelecek hevesi ile Avrupa’ya gelen ve kendisini Fransız ağabeylerine düzgün ifade edemediği yabancı bir dilde “zavallı Kürdün” yaşam hikayelerinin anlatıldığı eşcinsel gettolarındaki iki dakikalık acıma duygusunun, gelecek seçimlerde inşallah daha “demokrat” biri cumhurbaşkanı olur da oturma izni alırız umuduyla diken üstünde bekleyen, aman Avrupalılar rahatsız olmasın, yabancılardan nefret edip sağ partiye oy vermesin diye saygıda kusur etmeyen göçmenlerin, sırf metro çıkışlarında pusuya yatmış polislere yakalanmamak için her yere yaya giden (ya da mahallesinden dışarı çıkmayan) onsekiz yaşındaki bir civanın yaşadığı bu travmanın adı yok! Ama belki de bu derin travmanın adı sadece 18 yaşında Ahmet olmaktır…

Eşcinsellik ve intihar fenomeni

Ahmet’in yaşam hikayesinden kanımca iki önemli analize dikkati çekmek isterim. Birincisi eşcinsellik, ikincisi intihar fenomeni.
Eşcinsellik hakkında çok kitap, makale yazıldı, çizildi, her ne kadar Türkiye’de devletin “resmi politikası” olmasa da bir bakan “bu insanlar hasta tedavi edilmeli diyebiliyor”. Eşcinselliğin bu kadar çok konuşulduğu son otuz yılda (Türkiye’de bunun geçmişi onbeş yıl) heteroseksüellik ne kadar konuşuluyor? Homoseksüelliğin nasıl inşa edildiği bir sürü faktöre bağlanıyor peki heteroseksüelliğin inşaası ne kadar tartışılıyor? Bu kimliklerin arasında erkek ya da kadın olmanın rolü; Erkek olmak nedir, kadın olmak nedir? “gerçek bir erkek” ya da “gerçek bir kadın” nasıl olunur? Erkek olmanın ya da kadın olmanın sınırları nereye kadardır? “Normal” olmak “anormal” olmak ne demektir?
Aslında “normal” diye tabir edilen değerlerin / kavramların kendisi boş bir kavram yani normalliğin kendisi “normal” değildir. Toplumun ortaya koyduğu ‘normal’ kimlik/ cinsellik/ kişilik vs.. tanımlamarından toplum olarak yeni yeni kategoriler, normlar inşaa ediyoruz. Çocuklara, yetişkinlere “normal cinsel kimlik”, “doğal” ya da “tabiyatin gerektiği” gibi öğretilen heteroseksüel kimlik ve bunun dışında kalan bütün diğer kimlileri “ahlaka” aykırı, birer “hasta” olarak gösteriyor; zira herkes “iyi bir anne”, “iyi bir baba olmak” ve sonuçta topluma yararlı birer aile kurmak için eğitiliyor; çünkü aile olmak demek bir ulusun devamını sağlamak demek. Toplumda ki bu korku kurgusunu yaşamın her yerine taşınması aslında sistemin kendi devamını sağlaması için önemli; kadın ve erkek sadece aile kurmak ve topluma aslan parçası evlatlar verme her yerde önem kazanırken, buna bağlı olarak sadece farklı bir cinsel yönelim olarak “heteroseksüelliği” hep öne çıkarılıyor.
... “öteki” olmak tıpkı Türkiye’de Kürt olup her gün ve her yerde bunu hissettirtmek gibi...
İkinci analizimiz intihar; genel anlamda intihar fenomeninin sosyolojik, psikolojik, politik ve tarihsel boyutları önemli. Farklı bakış açıları ile incelenmesi gereken intihar, görünürde bireysel bir pratik olsa da, aslında birey bu trajik olayın karşısında tek aktör değildir. Farklı görüşlerin ışığı altında analiz edelim. Aslında bu bakış açılarını pek çokları aşağı yukarı biliyor ama bunları konumuzun ana teması değil de aklın bir köşesinde tutulması gereken noktalar olarak görmek daha faydalı olur.
Sosyolojik anlamda intihar, “meşruiyet” var olma sorununa bir çözüm bulmak, bir yardım çığlığı veya yaşadığı acılara tamamen son vermek amacıyla gerçekleştirilen davranışlar olarak tanımlanır.

Sosyal ahlak ve normlar

Meşruiyet yani ‘var olma’ kavramının sorgulanması teriminin altı çizilmelidir, zira insanı ayakta tutan bu var olma (existance) algısının canlı tutumudur. Sadece insanlara mahsus olan ve sosyal bir fenomen olan intiharın ilk çağlara kadar uzandığını Émile Durkheim değerlendirmiştir.
Durkheim intiharın nedenlerini incelerken bireyin kişiliğini şekillendiren etkenleri (kültür, din, aile, ülkenin sosyo - ekonomik durumu vs.) göz önünde bulundurmuş ve bunların büyük rol oynadığına dikkati çekmiştir. Yani Durkheim, bireyin toplumdaki sosyal gruba dahil olduğunu söylemiş, bunu entegrasyon kavramı başlığı altında toplamıştır.
Diğer bir önemli nokta ise regülasyon yani bireyin tutku ve hayattaki amacının sosyal kurallarca belirlenmesi durumudur. Bir birey kendini toplumsal bilinç içerisinde bulur ve bu bilincin verdiği sosyal dinamikler (ilişkiler) içerisinde ortak amaçlara ve arzulara karşı kendini yanıt vermek durumunda hisseder (aile kurmak, erkek/kadın gibi davranmak, evlenmek, ülkesi için çalışmak gibi). Zira toplumsal ahlakın insanlar üzerindeki otoritesi insanların isteklerini ve arzularını sınırlar.
Foucault’nun bahsettiği ve kökleri çok derinlerde olan sosyal ahlak ve normlar insanları sadece sosyal kimlikler olarak değil, cinsel kimlikler anlamında da farklı kategorilere ayırır (erkeklik, kadınlık gibi). Butler’ın Queer teorisi de bu yapay kategorileri baz alarak, cinsiyetçi, heteroseksist bir toplumun aslında hayatımızı ne kadar zehirlediğini anlatır.
Bir psikolog olarak bu intihar fenomenini yukarıda bahsettiğimiz parametrelerin açıklamak yanlış olmaz. Kişi intiharı sorunlarını gideren, acılarını dindirmeye yarayan, katlanamayacağı sonuçları yaşamasını önleyen, huzur ortamını getirecek bir çözüm olarak görür.
Psikolojide “sosyal izolasyon” olarak tanımladığımız yani bireyin kendini duygusal ve psikolojik olarak yalnız hissetmesi veya toplum tarafından dışlandığı algısı çoğu yada toplumdaki yerin sorgulanmasi insanlari intihara sürükler. Eşcinsel yönelimini kabul edemeyen bireylerde intihar etme arzusu çok daha ön plandadır.


POYRAZ ŞAHİN / Psikolog, Ecole Pratique des Hautes Etudes (EPHE), C.N.A.M Paris