
Anlatacağım hikaye bunlardan değil, bu hikeye, üç taşın ve üç kardeşin hikayesi... Hem de insanın yüreğini yerinden söken türden bir hikaye. Çekilen üç cefanın, belki de bir bütünen Kürdistan'ın, hikayesidir.
Cezaevinden mektup var; Erhan Tugan yollamış. Üç taşın hikayesini anlatıyor, içli, yanık bir türkü tadı veriyor hikayesi. Erhan, yaşadıklarını herkesin bilmesini istiyor, haklı olarak. "Sana üç taşın hikayesini anlatacağım. Sen de başkalarına anlat" diyor.
Bu hikayeyi anlatmayı borç bildim kendime. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım Erhan'ın hikayesini... Her insanın bir hikayesi vardır elbet ama, böylesini ilk defa duyuyorum. Kâbus gibi. Buna karabasan da diyebiliriz. Başlıbaşına bir trajedi de. Ve gözyaşlarının ve kederin...
Kürdistan'ın ahvalinden bir parça...
Bir arkadaşım anlatmıştı. Daha on yedi yaşındayken içeri atılan bir tutsağa soruyor, "Nedir dışaraıya dair en büyük özlemin?" diye. "Leğende oturup, anamın beni yıkaması..." oluyor cevabı, ömrünün yarısından fazlasını zindanlarda geçiren tutsağın... İnsan bunları duydukça çılgına dönüyor. Arkadaşım anlattığında nutkum tutulmuştu. Bir an nefes alamadım sanki. Üstüne bir de bu mektup, büsbütün çileden çıktım!..
***
Mektubu okuduğunuzda, güler misin, ağlar mısın? Evet, Erhan Tugan atamadığı üç taş için 31 yıl 10 ay hapis cezası almış. Gönderdiği mektubuna da "Üç Taşın Hikayesi" adını koymuş. Atamadığı üç taşın hikayesi...
Suçlu görülmüş hiçbir kanıt gösterilmeden. Kürt olması yetmiş onlar için. O acılı coğrafyanın havasını soluması yeterince suç kanıtı sağlamış onlara. Daha önce de söylemiştim: Bir Kürt'ün değeri devletin nezdinde, bir mermi kadardır. Ya da içeriye atılarak dirhem dirhem öldürülmektir.
Erhan'ın mektubunu olduğu gibi sizinle paylaşıyorum...
“ATILMAYAN 3 TAŞA 31 YIL CEZA!
Sevgili Deniz,
Sana üç taş hikayesi anlatacağım. Sen de başkalarına anlat... Saygılarımla. Selamlar.
1. Taş:
9 Ekim 2010 tarihinde PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan'ın 1998'de Suriye'den çıkış tarihi olduğu gerekçesiyle, BDP'nin düzenlemiş olduğu yürüyüşe katıldığımdan dolayı bana açılan soruşturma. Bu yürüyüşte herhangi bir olay çıkmamış, hiçbir gerginlik yaşanmamıştır. Yürüyüşe katılan her birey, sessiz sedasız bir şekilde dağılmıştı. Zaten polis tutanaklarında da bu tarihte herhangi bir olay çıkmadığı belirtilmiştir. Ama savcı alışkanlık haline getirmiş olmalı ki, ezberini bozmadan, yürüyüş sonrası çıkan olaylarla beni suçlamıştır. Yani anlayacağınız, olmayan olaya suçlu bulunmuştur. "Gerçi burası Türkiye, her şey olabilir," oluyor.
2. Taş:
Aralık 2009 yılında kapatılan eski siyasi parti DTP'nin yapmış olduğu yürüyüşte olaylar çıkmış ve bu olaylarda Dicle Üniversitesi öğrencisi AYDIN ERDEM polis kurşunuyla katledilmişti. 2010 yılında Aydın Erdem'in şahadet yıl dönümü vesilesiyle bütün üniversitelerde yürüyüşler yapılmış, bu olay protesto edilmiştir. 5 Aralık 2010 tarihinde, akşam saat 19.00 civarlarında, Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde öğrencilerle bu olayı protesto etmek için yürüyüşler düzenlemişler ve bu yürüyüşte bir öğrenci yakalanıp gözaltında alınmıştır. İsmimi bile bilmeyen bu öğrenci, her nedense yürüyüşe katılan o kadar öğrenciden sadece beni teşhis ediyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, ben öğrenci bile değilim. Ben bu tarihte, farklı bir mekânda olduğumu kanıtlamama rağmen, onlarca insan, bunca polisler de dahil, benim farklı bir mekânda olduğuma dair şahitlik yapmalarına rağmen, yine Özel Yetkili Mahkemeler, bu olayı da benim üstüme yıktılar. O kadar insanın şahitliğini hiçe sayıp, sadece üzerime iftira atan bir kişiye inandılar. Ki üzerime iftira atan bu unsurun ifadeleri bile çelişkilerle dolu. bu olay da böylece üzerime yıkıldı. 'Eee, burası Türkiye, her şey olabilir,' oluyor.
3. Taş:
Hatay'da bir çatışmada yaşamını yitiren 7 PKK militanından birisinin cenazesi defnedilmek üzere, 6 Nisan 2011'de, Bismil'e getirildi. Cenazeden sonra olaylar çıkmış ve ben olay mahalinde olmamama rağmen, yine polis, savcı ve hakimler 'başrolü' bana 'layık' görmüşler. "Efendim olaya katılan yüzü kapalı olan birisiyle, pantolonunuz benziyor." Al sana kanıt. Fotoğraflara bakıyorum, yüzü kapalı olan kişiyle fiziken hiç benzeşmiyoruz. Ne boyumuz uyuşuyor, ne kilomuz. Uyuşan tek şey pantolonumuz. Bu yetmiş de artmış bile anlaşılan.
Bu tarz olaylara Türkiye kamuoyu pek yabancı değil. Zira Cihan Kırmızıgül isimli öğrenci, boynundaki puşi delil sayılarak 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bütün bu olayları evirip çevirip üzerime yıkan bu savcıdan hâlen bir şey anlamış değilim. O kadarı da yetmedi. Avukatım, sağlık sorunlarından dolayı mahkemeye katılmadı, dolayısıyla savunmayı da yapmadık. Ceza vermek istediklerini söyleyince, itiraz ettim. Avukatım yok diye, Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, "O bizim sorunumuz değil, savunma yapıp yapmaman umrumuzda değil, zira biz kararımızı vermişiz." drdi. Anlayacağınız, Özel Yetkili Mahkemeler, yapılan savunmaları zerre kadar dikkate almıyor. Avukatsız, savunmasız, 31 yıl 10 ay hapis, 16 bin TL de para cezası verdiler bana.
Erhan TUGAN / Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi
mehmetsogut-k@hotmail.com