
Genelde düşük yoğunluklu, kimi zaman daha sert ve yıkıcı sonuçlarıyla süren uzun bir savaş hali yaşanmaktadır. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından farklı araç ve yöntemlerle devam eden Üçüncü Dünya Savaşı iki cephedeki güçlerin orduları arasında yaşanan bir savaş değildir. İttifak güçleri ve düşman tanımının sürekli değiştiği çoklu bileşenli, çoklu aktörlü, girift ilişkilerin egemen olduğu, vekâlet savaşçıları üzerinden sürdürülen bir savaş halidir bu. Devletçi iktidarcı sistem ile demokratik modernite arasındaki tarihi temel çelişki bu savaşta üç çelişki şeklinde yaşanmaktadır.
1- Emperyalistler arası çelişki: Ticaret savaşları, teknik ve bilgi üretimi ve pazarlanması çelişkisi ve savaşları.
2- Emperyalizm ile ulus devletler arası çelişki: Teknik ve semboller üzerinden alan kapma, siyasi ve idari yeniden paylaşım savaşları.
3- Bu her iki hiyerarşikçi iktidarcı sisteme karşı devletsiz halklar ile ezilen, sömürülen yoksul toplum kesimleri arası çelişki: İdeolojik, politik ve semboller çatışması.
Vekâlet savaşçılarıyla devam edene Üçüncü Dünya Savaşı’nda kimi zaman sahada küresel ve bölgesel güçlerde karşı karşıya gelmektedirler. Başta ABD, Rusya, Çin, AB devletleri olmak üzere emperyalistler bu paylaşımdan azami kârı elde etmenin çabası içindedirler. Türkiye, İran, İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler ise fiili koşullardan pay kapma, açığa çıkan yeni dengelerde kendilerine yeni alanlar açma arayışındadırlar.
Amerikan stratejisinin askeri doktrini seçici şiddet ve ittifaklara dayanır. Sahada örgütlen-dirilmiş ve silahlandırılmış radikal gruplar ve devlet dışı güçlerle savaşı yürütme stratejisidir. Anlaşamadığı iktidarları darbe ve benzeri yollarla devirme, liderlerini tasfiye etme, kaosu yönetme üzerinedir. Soğuk Savaş döneminin İsrail’in güvenliğini ve enerji kaynaklarını uluslararası piyasalara ulaşımını sağlama, petrol ve doğal gaz ticaretinde doların kullanılması dayatması devam etse de, asıl olarak ticaret savaşlarında hegemonik gücünü dayatmaktadır. Son yirmi yılda terörizmle mücadele ve demokrasi söylemi asıl olarak kendi jeo-stratejisine meşruiyet zeminini sağlamaya dönüktür. ABD’nin Ortadoğu politikasının hedeflerinden biri Baasçı Arap milliyetçiliğini ve Rusya’ya yakın rejimlerin tasfiyesine dönük bir politika ise ikinci temel yaklaşımı ise müttefiklerini kendi ihtiyaçlarına göre konumlandırma, onlar üzerinden yayılma stratejisidir. İçte milliyetçi, otoriter, sosyal devlet anlayışına dayalı, kapitalizme kapalı, Rusya’ya yakın rejimler ABD’nin farklı politikaları sonucu ya tasfiye edildiler, ya da kaosa sürüklendiler. ABD, kapitalizmin yaşanan tarihsel ve yapısal krizini fırsat bilip kaos yaratma, oluşan kaosu yönetme stratejisi ile Irak, Suriye ve Libya’yı askeri düzeyde çökertme, alana girme ve hakim olma devam etmektedir. Bu ülkeleri emperyalist sisteme entegrasyonda zorlandığında, ya toplumsal dinamikleri harekete geçirmeye çalışarak, ya kendi dışındaki muhalefeti dolaylı destekleyerek, ya kendisine yedeklediği bölgesel güçlerle, ya da devletsiz halkları devreye koyarak kriz yaratmaktadır.
ABD bir yandan Baasçı rejimleri tasfiye ederken, diğer yandan da kendi müttefiklerine, Cezayir’den Suudi Arabistan kadar bütün ülkelere yeni ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük baskı içindedir. ABD bir yandan kapalı ve kendisine mesafeli rejimleri tasfiye ederken, öte yandan da müttefikleriyle olan ilişkisi üzerinden meşruiyet sağlamaya, otoriter rejimlerle değil, seçilmiş iktidarlarla ilişki kurarak, diktatörleri destekleyen ABD imajından kurtulmaya çalışıyor. Bir kısım stratejistlerin sıkça söylediğinin aksine Ortadoğu’da kaybeden ABD olmamış, kaybeden bölge halkları olmuştur. Irak, Libya, Suriye başta olmak üzere küresel sisteme entegrasyon sorunu yaşayan ülkelerde büyük yıkım yaşanmış, toplumsal alt üst oluşlar yaşanmaktadır.
ABD’nin bu stratejisine karşın Rusya’nın savaş doktrini ise kamuoyuna rağmen, toplum dinamiklerinin baskılanması üzerine hareket etmektedir. ABD’ye karşı askeri kısıtlıklarını İran ve Türkiye’yi yanına almaya çalışarak, kendi etki alanlarındaki rejimleri veya onların ardıllarına dayanarak pozisyon almaya çalışmaktadır. Putin otoriteryan konumu ile askeri kısıtlıklarını avantaja dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle İran ve Türkiye ile ittifak içinde olmaya çalışarak, bu iki bölgesel gücün Kürtler ve Kürdistan karşıtı stratejileri ve hassasiyetlerinden yararlanarak, ABD karşısında yeni yayılma alanları elde etmektedir.
Emperyalistler arası çatışma ve çelişkilerden yararlanmak isteyen bölgesel güçlerden Türkiye, kendisinin dahil olmadığı uluslararası konsorsiyumun Doğu Akdeniz fosil yakıtlarını Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşıma anlaşması ile oluşan yalnızlığını Libya hükümeti ile gidermeye çalışmaktadır. Libya hükümetinin İhvancı, AKP’nin ideolojik partneri olması yanında Suriye’de DAİŞ türevi cihadistler üzerinden kendi yayılmacılığına yeni alanlar katmak istiyor. Suriye’de rejimi destekleyen Rusya, Türkiye ile hem birlikte hem de karşı cephede olabiliyor, Libya’da hükümeti destekleyen Türkiye, Rusya’nın desteklediği Libya Ulusal ordusuna karşı asker gönderebiliyor. Hem hasım güç, hem müttefik güçler olarak hem İdlib’de, hem de Libya’da ateşkes kararı alabiliyor, birlikte hareket edebiliyorlar. Klasik savaşlardan farklı olarak ittifakların ve karşı güçlerin anlık değiştiği bu savaşta toplum kırım, kadın kırım, ekolojik ve kültürel kırım ile asıl olarak biz halklar ağır bedeller ödüyoruz.
Yapısal ve tarihsel krizi devletçi iktidarcı yapıların gidermesi, siyasal ve toplumsal istikrarı sağlayabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle savaş hali devam edecektir.