"Türkiye’ye söyleyeceğim şey şudur; 'Bu konuda hiç olmazsa bizim örneğimizi takip et..' Yani farlılıklara saygıyı kabul et. Diyalog ve müzakerelerden önce, birkaç prensibi kabul etmek gerekir. Birincisi; insanın aidiyeti ve doğduğu toprakların bir seçim değil bir tesadüf olduğudur. Kimse Kürt veya Türk doğacağım diye karar vermedi. Farklılığa karşı olmanın ve bunu yermenin bir mantığı yoktur. Bir an için Türkler kendilerini Kürtlerin yerine koysun, Kürtler de Türklerin yerine koysun. Bu söylediklerim basit gelebilir ama bunları herkes derinlemesine düşünsün. Ben zaferlerin geçici ama uzlaşmaların köklü çözüm getirdiğine inanan birisiyim…"
Bu sözler IRA ile İngiliz hükümetleri arasında hayati bir rol üstlenen John Hume ait. Kuzey İrlanda sorununun çözümündeki rolünden dolayı 1998 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Hume, aynı zamanda Martin Luther King, Nobel ve Gandi Barış ödüllerinin üçüne birden sahip tek kişi.
Çatışmalı bölgelerdeki sorunların çözümüne katkı sunan en önemli kişilerden biri olarak tanınıyor Hume. Bu nedenle söyledikleri ciddi bir biçimde takip edilen 'üçün bir göz’ gibi. Değerlendirmeleri yol gösterici kaynak yaklaşımlar olarak algılanıyor.
Türk devleti ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmeler de bugün Hume'un dikkat çektiği bir noktada tıkanmış durumda. Çözüm ilkelerini, "Uzlaşıya varmanın ilk etabı karşılıklı şiddeti durdurmaktır. Bu adımdan sonra diyalog ve müzakerelere başlanır. Ardından farklılıkların haklarını güvenceye alacak kurumların yaratılması gelir" şeklinde sıralıyor Hume.
Bu yüzden iki yılı aşkın bir süredir Öcalan'ın ısrarla müzakerelerin başlatılması konusunda AKP’ye yaptığı çağrılara karşın süreci zamana yayarak aşındırma çabası iktidarın niyetini sorgulamayı zorunlu kılıyor. Barışın inşası ve geleceğe taşınması için gerekli kurumsal yapıların oluşturulmaması AKP'nin hali hazırda bir barış perspektifine sahip olmadığını gösteriyor.
Barışın, farklılıkların kabulü ve eşitliğinin yapısal gereklerinin yerine getirilmesi ile mümkün olabileceği düşünüldüğünde mevcut iktidarın böyle bir perspektife sahip olmadığı ortada. 6-8 Ekim başkaldırıları devlet şiddetinin AKP tarafından hala aktif bir baskı aracı olarak yedekte tutulduğunu kanıtladı. Kendi şiddetini perdelemek için HDP ve Demirtaş'ı hedef haline getirmek de iktidarın şiddeti birden çok biçimde uygulamaya kararlı olduğunu ortaya çıkardı.
AKP’nin hiçbir çözüm modeli ortaya koymadığı bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokratik özerkliğin sorunun çözümüne en uygun model olacağı tartışmalarına John Hume de şu değerlendirmesi ile katılıyor:
"Kürt-Türk sorunun çözümü için bana göre en uygun çözüm federal sistem de olabilir. Bir tarafta Kürtlerin ve Türklerin yerel otonom hükümetleri olur, bunun üzerinde ise merkezi veya ulusal bir hükümet görev başında olabilir. Ya da azınlık ve çoğunluk ölçüsüne göre paylaşılmış, orantılı temsile dayalı bir idare şekli de olabilir, -ki bana göre bu en iyisidir. Çünkü varolan sayısal oranınıza göre parlamentoya seçilir ve ortak hükümet kurarsanız, varolan sorunlarda uzlaşmaya varılır. Böylece halkın daima temsil edilme olanağı da doğmuş olur. Kimse de 'biz temsil edilmiyoruz’ diyemez."
Anadilde eğitim, hasta tutsakların bırakılması, İmralı'da bir sekreterya oluşturulması gibi idari tasarruflarla aşılabilecek engeller dahi AKP tarafından "ciddi eşiklermiş" gibi gösterilerek kamuoyunda adeta barış karşıtı bir algının oluşmasına yeni zeminler hazırlanıyor. Görünen o ki sürecin devamı için hayati önemdeki bisikletin düşmemesi için pedalın çevrilmesi AKP tarafından aksi amaçla kullanılmak isteniyor. Süreci ilerletmek yerine 2015 seçimlerine kadar pedalı geriye doğru çevirmeyi planlayan AKP başarısız bir barış sürecinin kendilerinin de tasfiyesi anlamına geleceğini hali hazırda görmekten uzak görünüyor.
Bugün Türkiye’nin Batı dünyası ile tek bağı sağlam bir sonuca taşınacak "çözüm sürecidir" Kürt barışıdır. Kürtler savaşmak bir yana bundan sonra Kürd'ün varlığını inkar Batı dünyası ile kurulmaya çalışılıp bir türlü kurulamayan bağın kopuşu olur ki bu da AKP'yi IŞİD ligindeki yerine taşır ancak.