Rojava Demokratik Özerk Yönetimi Avrupa Temsilcisi Sinem Muhammed, Koalisyon güçlerinin Suriye muhalefetiyle yoğun diplomatik ilişkiler geliştirdiğini ve birçok olanak sağladığını ancak buna rağmen muhalefetin, toplumsal yapıda karşılığı olmadığı için başarılı sonuçlar elde edemediğini belirtti. Muhalefetin uluslararası güçlerle ilişkilenirken “güdümüne girme” yaklaşımında olduğunu da kaydeden Muhammed, kendi diplomatik yaklaşımlarını ise şöyle özetledi: “Üçüncü yol, demokratik ölçüleri kendisine esas alan, toplumsal karşılığı olan ve bütün kimliklere saygılı olan bir yoldu. Bir etnisitenin hegemonyasına dayanmadı. Ermenilerin de, Süryanilerin de, Êzîdîlerin de, Alevilerin de hakkını savundu; onların da kendilerini yönetmesine imkan sağladı. Üçüncü yolun diplomasisinde engeller olduysa da farkını ortaya koydu ve başardı.”

Kobanê direnişinin ve YPJ’li kadınların Ortadoğu karanlığı içinde verdiği savaşın diplomasi çalışmalarına katkısına dikkat çeken Muhammed, bu gerçekliklerin uluslararası güçler hem de dünya halkları nezdinde saygı gördüğünü vurguladı.

Muhammed, Rojava’nın komşusu olan bazı güçlerin ise Türkiye’nin etkisinde kalarak Kürt statüsüne şüpheyle yaklaştığını kaydetti.

Rojava Demokratik Özerk Yönetimi Avrupa Temsilcisi Sinem Muhammed’le, diplomasi çalışmalarını ve uluslarası güçlerin Rojava’ya yaklaşımının durumunu ve belirleyenlerini konuştuk.


Üçüncü yol olarak adlandırdığınız çizginin formülasyonu olan halk meclislerinin de eşbaşkanlığını yapmıştınız, oradan başlayalım: Üçüncü yol, özetle ne ifade ediyor?

Suriye’deki savaş başgösterdiğinde TEV-DEM olarak ne rejimin dayandığı tek ulus, ne de muhalefetin dayattığı tek din anlayışını kabul ettik. Suriye muhafeleti, İslami saiklerle ve Arabist yöntemlerle bir şeyler elde etmeye çalıştı. Biz demokratik ilkeler etrafında bütün inançlar ve etnisitilerle ortak hareket eden, onların da hakkını kabul eden bir siyaset izlemeyi tercih ettik. Bu teklik üzerine kurulu düşünce yapılarına alternatif olacak yegane yol, bizim izlediğimiz üçüncü yoldur. 


Peki bu yaklaşımınızın diplomasi çalışmalarında ortaya çıkardığı farklar neler?

Suriye muhalafeti daha en başından İslam adına ortaya çıktı. Fakat Suriye halkı, tümüyle Müslümanlardan oluşmuyordu, içinde Hristiyanlar, Durziler, Êzîdîler, Nusayriler de vardı. Amaçları Esad rejimini devirip iktidara oturmaktı. Demokratik Suriye diye bir hedefleri yoktu. 

Diplomatik anlamda ise, belki Koalisyon güçleriyle ilişkileri vardı; bu nedenle göstermelik olarak içlerine Müslüman ve Arap olmayan kesimleri de katmışlardı. Fakat bunlar Suriye’de etkisiz oldukları için başaramadılar. İkincisi, diplomasi dedikleri şeyden anladıkları, bölgesel güçlerin güdümüne girmekti. Belki bu şekilde askeri ve lojistik anlamda destek alabildiler ama sahada, toplumsal boyutta güç olmadıkları anlaşılınca çok sürmeyeceği baştan belliydi. Avrupalı devletler ve Amerika, Suriye muhalefetine birçok imkan sağladı fakat hiçbir kazanım elde edemedi.

“Üçüncü yol” ise demokratik ölçüleri kendisine esas alan, toplumsal karşılığı olan ve bütün kimliklere saygılı olan bir yoldu. Bir etnisitenin hegemonyasına dayanmadı. Ermenilerin de, Süryanilerin de, Êzîdîlerin de, Alevilerin de hakkını savundu; onların da kendilerini yönetmesine imkan sağladı. Üçüncü yolun diplomasisinde engeller olduysa da farkını ortaya koydu ve başardı.


Ne oldu da bu engeller ortadan kalktı?

Üçüncü yolun demokratik ilkeleri esas almasının yanında, savunduğumuz kadın-erkek eşitliği, kadının yönetimde ve savaşta aktif bir biçimde yer alması, halklardan çok ilgi topladı. Ortadoğu’da kadın köleleştirilmişti. Rojava Devrimi’yle kadın özgürleşti ve erkek kadar siyaset ve savunmada yerini almasını bildi. Diplomasimizin başarılı olmasında bu belirleyici oldu. 

Tabii daha sonra Kobanê direnişini ve YPJ’nin her alandaki savaşımını görmezden gelemediler. DAİŞ Musul’a girdiğinde ona karşı Irak ordusu dayanamadı, fakat Kobanê’ye girdiğinde Kürt kadınları, YPJ, onları durdurabildi. Bu, dünyada yankı uyandırdı. Diyebiliriz ki, Kobanê sonrası ilişkilerimiz epey ilerledi, çünkü orada direnenler insanlık değerlerini savunuyordu. Süryani kadınlarının da, Arap kadınlarının da onurunu savunuyordu. Çünkü DAİŞ, kadın düşmanı bir örgüttü. Bu durum diplomasi alanında, PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah’ın Fransa Cumhurbaşkanı tarafından karşılanması örneğinde olduğu gibi, tanınmamızı sağladı. YPJ’li kadınlar, kendilerini de, dünya kadınlarının onurunu da savunabileceklerini gösterdi. Kürt kadınının direnişi sembolleşti. Kadının köleleştirilmesine karşı durdular ve böylelikle Fransa devleti tarafından resmi düzeyde tanındılar. Daha öncesinde, özerk yönetime karşı bir tahammülsüzlük vardı ama Kobanê’den sonra bu ortadan kalktı.


Peki genel olarak modeliniz dünya devletleri ve uluslarası kuruluşlar tarafından nasıl karşılanıyor?

Özerk yönetimlerimiz, bütün oluşumlarımızı kapsıyor. Cizîrê’de, Efrîn’de, Kobanê’de bunun örnekleri, pratikleri ortadadır. Cizîrê’de mesela, Arap’ı, Süryani’si, Asurî’si de var. Kürtlerin mutlak bir iktidarı filan yok. Kimse kimseye, “Biz sizi yöneteceğiz” demiyor. Herkes diyor ki, “Gelin, hep beraber, ortaklaşa yönetelim.” Bu gerçekliğe rağmen yönetim modelimiz ve halkların işbirliği, maalesef resmi düzeyde henüz kabul görmedi. Fakat sistemimizi inceliyorlar, anlamaya çalışıyorlar.


Peki orta ve uzun vadede Rojava’nın statüsüyle ilgili nasıl gelişmeler öngörüyorsunuz? Uluslarası güçlerce kabul edilecek mi inşa ettiğiniz yönetim modeli?

Biz sadece Rojava’da değil, Suriye topraklarında ortak bir yönetim modelinin gerekli olduğuna inanıyoruz. 

Ayrıca açık ki, biz hiç kimse için bir tehdit değiliz. Komşu halklar ve devletler için, Irak ve Türkiye için tehdit değiliz ve onlara karşı da değiliz. Tersine, Kürtler demokratik yönetim modeliyle diğer halklar için güvenli ve huzurlu bir ortamın sigortasıdır. 

Maalesef komşularımızın, Türkiye örneğinde olduğu gibi, bize karşı bir korkuları oluştu. Kürtlere karşı korkuları yersizdir. Biz başta da söyledik: Demokratik siyaseti, demokratik Suriye’yi savunuyoruz. Ülkenin ille de Şam’dan yönetilmesi gerekmiyor. Demokratik Özerklik modeli, Cizîrê, Efrîn ve Kobanê’de pratikleşen modelimiz, aslında Suriye’nin sorunlarının  çözümüdür. Şimdi Suriye’de savaş ve çatışmadan başka bir sey yok. Alevi’nin Sünni’yle, Kürt’ün Arap’la çatışmamasının güvencesi, Demokratik Özerklik’tir. Biz Kürtler olarak kimseye karşı bir plan içinde değiliz fakat şimdiye kadar komşu devletlerin bize karşı tavırları olumlu değil, hatta kötüdür. DAİŞ‘e destek vermeleri gibi...


Yine de diplomasi alanında son zamanlarda önemli gelişmelere imza attınız. Hem Fransa Cumhurbaşkanı’nın kabulü, hem Suriye’ye ilişkin uluslararası toplantılara resmi olarak davet edilmeniz... Bazı kesimler, bunun yalnızca DAİŞ’e karşı bir ortaklık olduğunu, taktiksel olduğunu iddia ediyor. Öyle mi? Yoksa modelinizi de kabul ediyorlar mı?

Taktiksel bile olsa kabul edilmemiz önemli. Bu giderek stratejik bir ilişkiye de dönüşebilir. Suriye’de yaşanan çatışmalara şimdiye kadar hiçbir çözüm çıkmadı. Çözümün esasını, Suriye muhalefetini silahlandırmak, askeri destek sunmakta gördüler. Fakat şimdiye kadar ortaya çıktı ki, muhalefetin Suriye için hiçbir çözüm fikri yok. Özellikle DAİŞ gibi aşırı örgütler, Suriye’yi içinden çıkılmaz bir kördüğüme soktu. DAİŞ gibi barbar bir örgüte karşı Demokratik Özerklikle, halkların ortak yönetimiyle direnilebilinir. Çünkü DAİŞ’in kafasındaki modelde Hristiyan, Êzîdî ve Süryani’ye yer yok. Bu sebeple taktiksel bile olsa ilerde stratejik bir ilişkiye dönüşecektir. Koalisyon’un Kobanê’deki hava destekli operasyonel yardımı ortaya çıkardı ki, DAİŞ tehlikesi Rojava’ya mahsus değil. DAİŞ’in tüm dünya için bir tehlike olduğu, Fransa’da yaptığı katliamla, yine son olarak Kuveyt’te yaptığı katliamla ortaya çıktı. Şu fikir ortaya çıktı: DAİŞ’e karşı savaşan güçlerin halklarla beraber yürümekten başka bir seçeneği kalmadı. Bölgenin bütün oluşumlarıyla beraber hareket etmekten başka bir seçenek yok.


Peki Avrupa ve Amerika dışında Ortadoğu’daki devletlerle, güçlerle ilişkileriniz nasıl? Örneğin Arap devletleriyle, yine DAİŞ’e karşı olduğunu belirten İran’la ya da şimdiye kadar size karşı herhangi bir görüş belirtmeyen İsrail’le ilişkileriniz oldu mu?

Biz zaten Ortadoğu’nun ve Suriye’nin bir parçasıyız. Mesela en son Kuveyt’te Şii camisine atılan bomba ya da Tunus’ta otelde yapılan katliam, bizi de etkiliyor. Kendimizi hiçbir zaman bu coğrafyanın dışında görmedik, görmeyiz. Bu güçlerin de komşumuz olduğunun, ilişki geliştirmemiz gerektiğinin farkındayız.

Biz hazırız. Bütün devletlerle görüşmek isteriz. Fakat Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin DAİŞ‘e olan destekleri, ilişkilerin önünü kapattı. Elimizi herkese uzatıyoruz ve diyoruz ki, gelin beraber, demokratik bir ülke için DAİŞ’e karşı savaşalım, bu konuda bizi destekleyin. 

Diplomaside elbette sadece Avrupa’yı esas almıyoruz. Avrupalı devletlerin de bu işten çıkarı var zaten. Biz aslında Ortadoğu’yu esas alıyoruz. Ortadoğulu halklar birbirini tanımalı. Sadece Suriye’de de değil, Ortadoğu’nun tümünde birbirimizi tanımalıyız. Arap Kürt’ü tanımalı; Kürt Süryani’yi, Süryani Êzîdî’yi... 

Şimdi birkaç devletle ilişkimiz var fakat zayıf. Bir de Kürt’e karşı tahammülsüzlük ve kabul etmeme var; Kürtler güçlenirse kendi ulus devletlerini kurarlar, korkusu var. Özellikle Türkiye, bu tür korkuları olan devletleri destekliyor. 


Peki İran’la ilişkileriniz var mı?

İran, Suriye’de yaşanan savaşta Türkiye gibi belirleyici bir ülke oldu. Türkiye DAİŞ’e destek verirken, İran da Esad’a destek verme yolunu seçti. Suriye’de yaşanan savaşın aktörüydü. Biz ilişki kurarsak, savunduğumuz modelin kabulü üzerine ilişki kurarız. Bu temelde şimdiye kadar herhangi bir ilişkimiz olmadı.


İsrail neden bu kadar sessiz? Yönetiminize karşı olumlu veya olumsuz hiçbir şey belirtmedi? İsrail’le ilşkiniz oldu mu?

Hayır, olmadı. Fakat yeri gelmişken belirtelim, biz Yahudi toplumunu Ortadoğu’nun bir parçası olarak görüyoruz. Mezopotamya’nın bir rengidir. İsteriz ki, demokratik bir anlayışla hareket etsinler. DAİŞ‘e karşı verilen savaşta da demokratik ilkelere göre davranmalıydılar. Biz insan haklarına göre hareket ediyoruz fakat şimdiye kadar bizimle ilişki kurmadılar.


Peki, son olarak, sizinle ilgili bir şey soralım. Bir kadın olarak Avrupa’da ve Amerika’da diplomatik temaslarda bulunuyorsunuz. Oysa Batı’nın Ortadoğulu kadınlarla ilgili yargıları ortada. Sizin bir kadın olarak halkınızı temsil etmeniz, devletlerce nasıl karşılanıyor? Tepkileri nasıl oluyor?

Biz en başta kadının toplumun her alanında yer almasını savunduk. Kadının karar mekanizmalarının tümünde olmasını savunduk. Siyasette, savunmada, diplomaside, eğitimde kadın aktif olarak yer aldı. Eşbaşkanlık sistemi, bütün dünyada oldukça pozitif karşılanıyor. Nereye gitsek, eşbaşkanlık sisteminden dolayı tebrik ediyorlar. Uzun süredir ilişki kuruyoruz ve çok olumlu tepkiler alıyoruz. Ortadoğu’da kadının köleleştirilmesi gerçeğinin ortasında bizimle karşılaştıklarında, Rojava örneğini gördüklerinde, büyük bir saygı ve sempati besliyorlar.


İBRAHİM BULAK/HABER MERKEZİ