Cumhurbaşkanı, Kuzey Suriye’de Kürt devletine izin vermeyecekmiş. Demek ki, Kürtler devlet kurarken Türkiye Cumhurbaşkanına sorup izin alıyorlarmış. Demek ki Güney Kürdistan Özerk Bölgesi oluşturulurken sorulmuş ve Türkiye izin vermiş. Yoksa nasıl kurulurdu! Komşuluk ilişkilerinde sıfır sorun da böyle oluşuyormuş demek ki. Cumhurbaşkanı bu açıklamayı yaparken KDP’ye "size izin verdik ama onlara olmaz" mı demek istiyor?
Esad kardeşiyle arayı bozalı çok olmadı Cumhurbaşkanının. Kuzey Suriye denilen bölgedeki Kürtler de yeni uyanmadı. Önder Abdullah Öcalan’ın verdiği emeklerin ve kırk yıllık mücadelenin sonuçlarından biri olarak Rojava’da bir özgürlük mücadelesi verildi. Dört yıldır devam eden aktif mücadele süreci de, en son demokratik özerk kantonal sistem olarak somutlaştı.
Kürtlerin devlet kurup kurmaması bir istem sorunu değildir. Önder Abdullah Öcalan’ın gerçekleştirdiği paradigma değişikliği sonrası Kürtler büyük bir uyanış yaşadı. Paradigmal değişimi sadece devlet istemekten vazgeçmek olarak algılamak zaten yanılgıdır. Yeni bir tarih bakış açısı, yeni bir toplum algısı, yeni bir yaşam anlayışı ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak da ulus devlet anlayışı yerine demokratik konfederalizm anlayışı konuldu. Önderliğinin her şeyine katılan ve milyonlardan oluşan bir toplum, binleri aşan şehitler ordusu ve militanlar topluluğu bu konuda büyük bir aydınlanma, derin bir bilinçlenme ve örgütsel bir yeniden yapılanma yaşadı. PKK 5. Kongresiyle başlayan bu süreç yirmi yılını doldurdu. Bu kadar uzun bir mücadele sürecinin sonucu olarak devlet odaklı olmaktan vazgeçildi. Önder Apo, savunmalarında temel özeleştirisini devlet odaklı olmaktan kurtulmakla başlattı. PKK militanları da Önderliğin izinden gitme kararlılıklarını, özeleştirilerini bu eksenden başlatmakla, pratiklerini bu temelde sorgulamakla sürdürüyorlar.
Rojava Kürdistanı’ndaki kantonların birleşerek toplumsal yaşam için güvenli bölgeler oluşturulmasını devlet kurma adımı olarak algılamak bir yanılgıdır. Kendini devlet dışı bir toplumsal örgütlenme olmaya adamış, bu konuda fedai ordusu yaratmış bir hareket ve bu hareketle birlikte örgütlenerek kendini yeniden varetmeye çalışan Kürt toplumuna devlet kurma suçlamasını yapmak, ancak bir ulus devletçi, tekçi zihniyetin halüsinasyonu olabilir. Ki öyle de oluyor.
Irkçı, faşist, Türkçü ve Sünni Müslümanlığı bir egemenlik formuyla devletleştirmeye çalışanların Kürt paranoyası bu düzeye geldi. En olağan Kürt toplumsal inşa adımını, Kürtlerin toplum olarak varolmaya dair attıkları her adımı -sınır ötesi de olsa- kendi varlıklarına saldırı olarak gören bu patolojik zihniyet, artık çürümüş ve hatta bunamış bir zihniyettir. Japonya’daki bir Kürt türkü söyleyip halay çekse vatana ihanet edildiği hissiyatını yaşamak patolojik bir durumdur. Türkiye toplumunun bu patolojik zihniyetin ardından uçuruma gitmeyecek kadar bilinçlendiği, uyandığı da bir gerçektir.
Faşizm bir hastalıktır. Irkçılık bir hastalıktır. Kendi dinini tüm dinlerin üstünde görmek ve herkese kendi dinini dayatmak, kendinden olmayanı yok saymak bir hastalıktır. Dincilik bir hastalıktır. Cinsiyetçilik bir hastalıktır. Ve bugün Türkiye’de başta AKP olmak üzere hakim kesimler, tüm bu hastalığın pençesinde bir esareti yaşamaktadır.
İstikrarsızlığı süreklileştirmek ve huzuru istikrarda, AKP’nin tek parti iktidarında aramaya mecbur bir toplum yaratmak, AKP’nin icraat pusulasıdır. Savaş tamtamları çalmak da bununla bağlantılıdır. Ve tüm bu adımlar tek parti iktidarı kuramamanın acısını Türkiye toplumlarına fatura etme eksenlidir. Ne yazık ki, hiçbir kazanım AKP’ye seçimlerde aldığı yenilginin tadını unutturamayacak. Cumhurbaşkanının istikrarsızlığı giderek çözümsüzlük istikrarına dönüştürerek ülkeyi yeni bir savaş meydanına dönüştürmesi de bunu başaramayacak.
Suriye topraklarına saldırmak, Kürt devleti söylemiyle faşizmi hortlatmaya çalışmak, tampon bölge oluşturma tartışmaları, Roboskî’de karşısında donanımlı ordu güçleri varmış gibi halka saldırmak ve gözaltı operasyonları AKP’nin istikrarsızlığı süreklileştirme operasyonlarının birer parçalarıdır.
Roboskî köyünde halka saldıranlar, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askerler midir yoksa DAİŞ midir? Tekbir getirip halka saldıran askerler, hangi cihatçı orduya ve hangi İslam devletine bağlıdır?
Roman vatandaşların mahallerinde Türkçü faşist sloganlar atarak halkı tehdit eden polisler, hangi ülkenin güvenlik güçleridir?
Paranoyanın ürünü olan icraatlar karşısında sorulacak olan sorular çoktur. Türkiye toplumunun sorması gereken sorular ve mutlaka alması gereken cevaplar çoğalmaktadır. Seçimler bunun öncülüğünü yapma yükümlülüğünü HDP’ye vermiştir. Türkiye’yi uçurumun kenarından kurtaracak olan demokratik siyaseti aktifleştirmek, bu soruları sormak, cevapları alarak tüm topluma mal etmek ve toplumu her an her türlü saldırının odağı olmaktan çıkarmak, bu temelde kendini vareden ve koruyan bir toplumsallık yaratmak da bu yükümlülüğün gereğidir.