Muğla dağlarında yoğun bir çatışmadan sonra, Gökova Körfezi'nden Muğla'nın arka tarafında yer alan sık ormanlık alana doğru, sırtımızda otuz kilo yükle yüzlerce kilometre yürümenin verdiği yorgunlukla yol alıyoruz. Beş aydır unlu mamüller, yağ, şeker ve tuz gibi temel besin maddelerinden yoksun, bitkin bir halde irademizi zorlayarak, etrafı kolaçan etmek için hareketleniyoruz. Keşif esnasında etrafta birbirinden uzak bağ evleri görüyoruz. Boş olup olmadıklarını anlamak için üç gün boyunca kontrol ediyoruz. Tüm emareler evlerin boş olduğu yönünde. Zira bu sürede evlere girip çıkan yok ve geceleri ışıklar kapalı.

Üçüncü günün öğle sonrası, bir arkadaşla berabere daha yakından inceleme yapmak ve erzak mahiyetinde birşeylerin olup olmadığını tespit etmek için evlere yaklaşıyoruz. Evlere aşağı yukarı yüz metre yaklaştıktan sonra da bir saat bekliyoruz. Herşey sakin gözüküyordu. Bu sükunet bizi biraz tedirgin etse de yiyecek bulmak için bu evlere girmekten başka şansımız yok. Bir eve girmek için önümüzde bulunan tel çitlerin üzerinden atlamak için hamle yaptığımız esnada, havlayan köpekler ve üzerimize doğrultulan silahlarla bir anda kendimizi geriye atmamız bir oluyor.
Hızla ormanın içine dalıp uçurumdan aşağıya salıveriyoruz kendimizi. Düşman bizim aç olduğumuzu ve açlığımızı gidermek için daha önce de olduğu gibi köylere, şehirlere girmeyeceğimizi, hedef değiştirip dağ evlerine yöneleceğimizi hesaplamıştı. Çünkü daha önce erzak almak için indiğimiz şehirlerde düşman bizi sıkıştırmış ancak her seferinde çatışarak çemberden çıkmayı başarmıştık. Buna rağmen erzak almada başarısız kalmıştık. Bundan dolayı da düşman bir daha erzak almak için şehirlere girme riskine girmeyeceğimizi düşünmüştü. Bunun için de şehirden, köylerden uzak, tek başına ne kadar ev varsa asker yerleştirmiş, gözetleyeceğimizi hesap ederek boş olduklarına inandırmak için geceleri karartma yapmıştı. Düşmanın böyle bir önlem alabileceğini hesaplamamıza rağmen, üç gün boyunca böyle açık vermeden kalabileceklerini hesaplayamamıştık.
Ormana dalıp aşağıya koşmaya başlamıştık ki, aşağıda bir grup özel timin, önümüzü kesmek için hareket ettiğini gördük. Yukarı taraf da asker kaynıyordu. Üstümüzdeki grup bizi görmüyordu, aşağıdakiler de henüz fark edememişti. Hemen karar verip aşağı inmektense büyük bir risk alıp onların asla tahmin etmeyeceği ama en ufak dikkatsizlikte ve tesadüfte sonu ölüm olan bir planla, sürünerek evin diğer tarafına, yani askerlerin en yoğun olduğu tarafa geçip bir çalının içine giriyoruz. Etrafımız asker dolu. Sağımızdan solumuzdan geçiyorlar ancak gözleri hep başka yerde bizi aradığı için kimse yakınlarındaki çalılara bakmıyor.
Akşama daha üç saat var. Bombalarımızın pimi çekilmiş halde öylece bekliyoruz. Tek düşündüğümüz; zamanın erken geçmesi için yatmak… Ama olmuyor. Operasyonu koordine eden bir polis amiri ve operasyona katılanların çoğu da özel tim ve polis. Hazırlıksız geldikleri için çoğu sivil giysili ve giysileri yırtılmasın diye de çalılıklara yaklaşmıyorlar. Operasyonu yürüten amir, üç dört metre ötemizde telefonla konuşuyor:
 "Amirim onları sıkıştırdık, ancak operasyona gelen arkadaşların çoğu hazırlıksız ve sivil. Akşama da az kaldı. Ben diyorum ki güçlerimizi çekip, sadece gözcüleri bırakalım. Yarın hazırlıklı bir halde büyük bir operasyon yapalım, daha sonuç alıcı olur."
Karşıdan gelen telefon sesini de duyuyoruz. Amire cevap veren ses:
 "Oğlum sen bunları tanımazsın. Gece düştü mü, bir daha bulamayız onları. Onun için çalı çırpıyı arayın."
"Akşama kardeşimin nişanı da var" diyor amir. Ama karşısındaki ses, "arayın" diyor.
Bu konuşma üzerinden bir buçuk saat geçiyor. Karanlık çökmesine bir buçuk saat daha var. Kıpırtısız durmaktan her yanımız tutulmuş, hissizleşmiş iken bir askerin bulunduğumuz bölgenin çalılarına dokunmasıyla sıyrılıyoruz. Neyse ki geçip gidiyor. Ve ne oluyorsa, işte o zaman oluyor. Duru gökyüzü birdenbire sonbaharın kara bulutlarıyla kararıyor adeta. Bardaktan boşalırcasına bir yağmur başlıyor.
Amir yeniden telefona sarılıyor:
 "Çok şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyor. Gözcüleri bırakıp, yarın büyük bir operasyonla bu işi bitirelim" diyor.
Karşısındaki ses durumdan memnun olmasa da "tamam" diyor.
Asker çekiliyor, birkaç noktada gözcüler kalıyor. İşleri arama tarama olmadığı için rahatlıyoruz. Gecenin düşüşüyle birlikte gözcülerin arasından sıyrılıp arkadaşların bulunduğu noktaya ulaştığımızda; arkadaşlarımızı nefeslerini tutmuş vaziyette mevzilenmiş buluyoruz. Sarılıyor, gülüşüyoruz.
"Sizi koşarken gördük, sonra nereye girdiniz anlayamadık. Bundan dolayı silah sesini beklemeye başladık. Eğer ses gelseydi, biz de buradan karşılık verecektik" diyor arkadaşlar.
Bir badireyi daha atlatmanın rahatlığı ve gücü içindeyiz. Ama bu gece yolumuz çok uzun, yarın büyük bir operasyon var. "Uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaşmamız lazım" deyip yola koyuluyoruz. Tam bir hafta yürüdükten sonra Muğla'dan çıkıp Aydın sınırına, Şêx Bedrettin'in diyarı Beş Parmak Dağları'na ulaşıyoruz. Çok yorgunuz, yollarda rastladığımız bağ-bahçelerden aşırdığımız domates, biber, patlıcan ve mısırla besleniyoruz. Ama temel besin maddeleri olan yağ, tuz ve şeker almadan, salt iradeyle birkaç gün daha yürüyebilmemiz imkansız gibi artık.
Sık bir çalılık bulup keşif yapmak üzere yatıyoruz. Sabah uyandığımızda etrafımızın mantarlarla (kivark) dolu olduğunu görüyoruz. Ama yenir mi, yenmez mi bilemiyoruz. Bir arkadaş, "Aynı Kürdistan, hatta Çırav'dakiler gibiler, yiyelim" dedi. Bir diğeri "Ma eğer yenseydi, bu köylüler ahmak değil ya, toplayıp yerlerdi" dedi. Bu tartışma sürerken, açız ve başka çarenin olmadığı da bir gerçek. Sonunda bir arkadaş, "Birimiz yiyelim, bir saat bekleyelim. Birşey olmazsa hepimiz yeriz" kararına varıyoruz. Bir arkadaş, "Bismillah" deyip közler üzerine dizdiğimiz mantarları yemeye başlıyor. O bir saatlik tedirginlik içinde biz ölüp ölüp dirilirken, mantarları yiyen arkadaş da, bu tedirginliğimizi bildiğinden, anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirircesine, "Ah şuram ağrımaya başladı, ah ağzımda köpük çıkmaya başladı, kah ölüyorum!" diyerek kendini yere attı. Neyse ki bir saat sonra birşey olmadığını öğrendik.
Epey rahatlamıştık. Üç-dört gün o noktada kalıp yediğimiz mantarlarla toparlandık. Etrafında bulunduğumuz ilçenin Muğla'nınki gibi bir hassasiyeti olmayabileceğini hesaplıyoruz. Ayrıca ilçe dağa bitişik olduğundan giriş-çıkış sorun olmaz diye iki arkadaşı erzak almak için ilçeye göndermeye karar verdik.
Sabahleyin iki arkadaş ilçeye gitmek için aşağıya doğru ilerlerken, biz de yukarıdan izliyoruz. Arkadaşlar ilçeye girmeye on-yirmi metre kala bir suyun kenarında elbiselerini değiştirmek için duruyorlar. Tam pantolonlarını çıkarmış vaziyetteyken, köylü bir kadın suyun başına geliyor. Arkadaşları donla karşısında görünce, "Amanııın köylüler! Yetişiiiin! Irz düşmanları vaaar!" deyip yaygaraya başlıyor. Bizim arkadaşlar da pantolonları ellerinde gruba doğru koşmaya başlıyorlar. Bu manzara karşısında bir yandan gülmekten kırılırken, öbür yandan da deşifre olmanın tedirginliğiyle eşyaları topluyoruz. Kadınlar köye ulaştıktan sonra, ellerinde pompalı tüfekleriyle bir grup köylünün köyden çıktığını görüyoruz.
Arkadaşların gruba ulaşmasıyla birlikte yol almaya başladık bile. Arkamızda ise pompalı av tüfeğiyle donanmış köylü grubu… Bulunduğumuz alanın deşifre olma ihtimalinin verdiği tedirginlikle alelacele yol alırken, grubumuzun en sempatiği olan arkadaşın esprisiyle yolculuğumuzu noktalıyoruz: "Yahu bu Ege dağlarında herşey olduk. Bir ırz düşmanı olmadığımız kalmıştı, onu da olduk!"
Gülüşmeler içinde önümüzde ne tür bir serüvenin olduğunu bilmeden, yeni bilinmezlikleri keşfetmeye doğru yol alıyoruz.

* 2 No'lu T Tipi Şakran Cezaevi-İzmir