olanlara ve olacaklara…
Bir sinyal, bir ışıma ile adeta; her hangi bir uzaklıktaki patlayan her acıya eş-yanıt vermek, eş-hisse kapılmak, ona ortak olunamazlığın, acının paylaştırılamazlığının sınırından döner; acı indirgenemeyendir. Her çağrıya yanıt vermek -ki bu bir çağrı bile sayılmaz- her mesaja karşılık vermek bir eş konumlanmayı ortaya çıkaramaz.
Öyle ki, iki ucundan karşılıklı bir akımın esintisine kapılan tarafların öfkesi tarihsel yığılmayı peşi sıra sürükleyip gözlerimizin içine bir daha sokar. Kavruk göz kapaklarının ardına ayna tutacak güncel bakışların her biri, hep bir tarafını anlamamanın ezikliğini daima yaşayıp durur. Dekadrajın sızamadığı yabanın; bir çalı altında kör kalan yuvası orası işte. Bu, tüm ilerleme varyasyonlarına rağmen, tekrarlanıp duracak olan insanın içinde olduğu anlama süreçlerini dolduracak/donduracak biricik kapsamlardan biridir. Bu kapsam yerini bilmelidir ki; her şafağında dünyanın, bir daha ürperebilmeyi ve irkilmeyi yeniden kaybolacak yıldızlara saklayabilsin yeryüzü. Ötede duranın, deriden koltuklarına gömülen kaba ve yağlı küstahın, bilmiş edasıyla hangi sert vadinin rüzgarına çarptığını, şen ve çatlak dudaklarıyla bir kez daha gülsün bu safta yer alan çocukları yaylaların!
Onların gözleri yüksek rakımlı bakışlara sahiptir, ince ya da kalın bir merceğin ardına gizlenmeye ihtiyaç duymadan ve arkalarına rüzgarı alarak teorinin gözeneklerinden içeri sızarlar. Maviyi görmeye muktedir bir baykuşun bakışlarından bir parça karışmıştır onların da kanına. Masa üzerine akmış bir uzantı şeklinde duran cümleye ışık tutan o baykuşun, çatlayan yumurtadan çıkışına tanıklık etmektedirler. Optik onlar için iki avucun rulo olup elmacık kemiğine dayanmasıdır.
Menekşe kokusunun dalgalanan bir bezin yarattığı çalkalanmayı andıran yayılımı, hayatlarına sızacak olan hatırlayış imgesidir. Morun ve menekşenin kanla birleşen simgesel varoluşu önce ahlak çığırtkanlığıyla bacak arasına hücum eder. Sonra hayvan sırtlarında pazara, ticarete ve metaya dönüşerek kente taşınır.
Yanı başımızda yükselen bu duvarın sırtına çekilen tortular ayrım gözetmeksizin dökülme bir kültürden kalan çürümenin bizzat kendisi. Oysa aynı tortu, boşluk aralarını dolduran harcıyken yapının; yeni biçimiyle başka bir kütleye dönüşen taşlaşmanın moloz olmadan önceki halini oluşturuyor. Her biçimi böyle oluşuyor olmalı tarihin ya da görünen hali bu taraf olmanın, blok ayrışmanın, elips kutuplaşmanın. Bu nedenledir ki kalabalıklar savrulurken birbirlerini çeker ve birbirlerine benzerler. Sürüler, toprak parçaları, su damlacıkları, hava tanecikleri, buğday başakları arkasındakini-önündekini veya yanındakini... Kendi yerinin yarattığı boşluğa çekerek yeni bir kitleyi koyulaştırırlar. Bu katılığın ortaya koyduğu irade ne olmalı ki kendini bu dışarıdan gelen tehdide karşı savunmaya, aynı zamanda sığınmaya götüren yuvası oluyor korkağın. Sıralı bir düzeni olmayan bu kümelenmenin sıkı bentler oluşturma çabası homojen bir renkte daha fazla sığlaşmaktan öte bir anlama gelmiyor işte!
(işte onların: yukarda anlatılan baykuş yuvalarına sürünerek ulaşmaya çalışırken, yuvadan bir çalının yırttığı gözleri, bugün için hiç umulmadık bir biçimde metalin soğukluğuna ve metalin göz suyuyla birleşirken paslanmasına bir anlığına ve son kez tanıklık ediyorlar.)
ULAŞ GÜLDİKEN: Acının dengesi