Şeyh Sait asıldığında Sait Faik Abasıyanık sanırım yirmili yaşlarda toy bir talebeydi. Dersim’de o malum katliam olduğunda ise, “Semaver” kitabı yayınlanalı iki yıl olmuştu. Bana, “Türk Edebiyat hayatının en liberal kişiliği kimdir?”diye bir soru yöneltilse, kuşkusuz; “Sait Faik”, derim. Sait Faik için öykü yazmak herhangi bir araç değildi, ama o da biliyordu ki birey olarak varolmanın tüm sancıları yaşantıları, gözlemleri ve beklentileriyle iç içedir. Keyifle ve büyük bir heyecanla başladığı yazarlık hayatının henüz başındayken Türk devlet despotizmi ona da 27. yılında ördüğü demir yumruğuyla ufaktan dokunacaktı. “Çelme” öyküsünde Sakarya’ya yakın bir kasabada bir yandan kapıdaki İkinci Dünya Savaşı umursamayan zengin ve mutlu bir azınlığın kadınları, diğer yandan savaşa koca, oğul, sevgili gönderme kaygısında çeşme başlarında bile su almak için sıra bekleyen yoksul kadınlar… Savaş ekonomisinin hışmına uğramış, sırtlarında çocukları, bazlamalık un öğütmek için değirmen önünden sıra bekleyen kadınlar ile sepetlerinde türlü türlü yiyeceklerle piknik yerlerinde hava basan vurguncuların kadınları, sevgilileri, kızları… Öykünün sonunda piknik yerine giden eşraf hanımlarının hamalına yoksul kadınlar çelme atarlar ve tüm meyveler, yiyecekler orta yere saçılır, kasabanın tüm açları karınlarını doyurur. Bin dokuz yüz kırk iki yılında Örf-i İdare Mahkemesinde yargılanan öykü bu onca torpil, aklı başında bürokratın müdahalesine rağmen ancak on yıl sonra beraat eder ve iki yıl sonra da hastalıktan ölür Sait Faik…
Sait Faik’in “Şahmerdan” kitabından sonra bir önceki kitabına dair övgüyle söz eden dönemin tetikçi, faşist yazarlarından Peyami Safa, onu da “Marksçı önderlerin ardına takılmakla” suçlayacaktır. (Sabahattin Ali de bu yıllarda bu, Alman faşizm kırması dik kulaklılardan nasibini alacak ve hayatıyla ödeyecekti yazarlığını)
Onun öykülerinde iyi Rumlar-kötü Rumlar, iyi Türkler-kötü Türkler, aşıklar, işçi çocuklar, bir komşu gibi sabah namazında gelen ölüm, dülger balığının hikayesi; Gennet’in eşcinsel karakterleri, Jul Rızalar, Garsonlar, kuşbaz Rumlar, Ada’nın Ermenileri, ağalar, yarıcılar, çöpçüler, İstanbul şafağına hasret balıkçılar, güzel kadınlar, yakışıklı oğlanlar, eşekler, kediler, köpekler var da var… Ama kimliğiyle, siyasetiyle, yaşantılarıyla, sevinçleriyle, acılarıyla, gerilikleriyle, saflıklarıyla, beklentileriyle girmiş bir tek Kürt karakter yoktur öykülerinde. Elbette savaş yıllarında vatan sevgisine bile kuşkuyla bakan, onun can yakıcılığına dokunduran bir yazar Kürt karakterlerin de öyküsünü yazacaktı belki ama erken susturuldu. Henüz idealist bir öğretmenken Türk despotizmi onu Ermeni okulunda edebiyat öğretmeni olarak görevlendirmiş ama o, Ermeni çocukları eğitimin o çileli disiplini altına almak istemedi; hem ceza aldı hem de birkaç ay sonra istifa etmek zorunda kaldı.
O, kendisine sorulan, “Bir yangında Mona Lisa tablosunu mu yoksa zenci bir çocuğu mu kurtarırsın?” sorusunu da “Hiç kuşkusuz zenci çocuğu” diyecek kadar ayrımsız bir kişilik olmasına rağmen sorudaki “zenci çocuk” esprisinin “Kürt çocuk”la yer değiştirmesi halinde cevabının ne olacağını da merak etmiyor değilim… Zira Dersim Katliamı olduğunda o da diğer çağdaşları gibi susmuş, belki de Dersim’e “şanlı ordusunun” medeniyet götürdüğü inancıyla tebdil ve facia hareketini desteklemiştir… Bu konuda herhangi bir destek ya da karşı çıkış yazısına da rastlamadığımı belirteyim. Ama facia bu kadar büyükken ses çıkarmamak zaten bir onaylama sayılır… O yıllarda yazdığı onca öyküde bunca renkli ve çeşitli karakterleri konu etmesine rağmen bir Dersim Kürt’ünün, Şeyh Sait ardılı bir Diyarbakır Kürt’ünün olmaması da üzücü…
Ama şunu utanmadan, sıkılmadan söyleyelim; Sait Faik, tek parti iktidarının Tanrısal gücüne inanmıyordu. Onun bir Türkçülük dünyasının olduğuna ne hikayelerinde ne de yaşantılarında karşılaşıyoruz. Türklük, o dönem güdük, silik ve faşist aydınlarının verdiği destekle demir yumruk haline gelmiş ırk-ulus-devlet bilinciyle “ötekiler” için bir yıkım projesiyken mutlu mesut yaşayan İstanbul aydınları, yazar çizerleri için bir basamak, bir demagoji, bir kariyer parıltısı, bir düşkün kadının bacak arasına zorla ya da parayla girme hikayesiydi…